Avrupa'nın "Hasta Adam"ı geri döndü ve/veya "Avrupa Treni" nedir ne değildir?!
Avrupa'nın "Hasta Adam"ı geri döndü ve/veya "Avrupa Treni" nedir ne değildir?!“Parmak bir şeyi işaret ediyorken parmağa bakan ahmaktır.”Fransız atasözü ...SÖYLEM'METRESöyleşi şu:TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır:AB havayı da suyu da temizlerHedefimiz ortaklık değil AB üyeliği!AB ile atılım sürecini ileriye taşımak amacıyla kurulan Reform Eylem Grubu üç yıl sonra ilk kez toplandı. Amaç: ilişkileri yeniden canlandıracak yol haritasını belirlemek. Peki ne oldu da Türkiye, yüzünü yeniden AB’ye çevirdi? Türkiye hangi adımları atacak? Yargı, insan hakları, ekonomi bu süreçten nasıl etkilenecek? Grubun isim babası, eski AB Bakanı ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır’la konuştuk.Soru: AK Parti Avrupa Birliği'ni "Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’nin en büyük medeniyet projesi" olarak görüyordu. Ama o çok başarılı müzakere süreci, sonunda “Haçlı ittifakı" söylemine kadar gitti… Biz nerede hata yaptık, AB nerede?Cevap: 18 yıldır, AB Genel Sekreteri Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı AB den sorumlu Müsteşar Yardımcısı, Brüksel’de ülkemizin AB Daimi Temsilcisi, AB Genel Sekreteri ve son 7 senedir de AB Bakanı ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı olarak, AB ile ilişkilerimiz konusunda üst düzey görev almış bir konumdayım. Türkiye’deki reformlar konusundaki çalışmalarda, uzun bir dönem, aslında asker-sivil dengesi tam olarak tesis edilmediği için, Genelkurmay Başkanlığı ve o zamanki MGK Genel Sekreterliği’ni ikna etme zorunluluğu vardı. O zaman kimse de oralara gitmeye, generallerle konuşmaya cesaret edemiyordu. Bu görevi sürekli üstlendim. AK Parti 3 Kasım 2002’de iktidara geldi, Cumhurbaşkanımız, o zaman Genel Başkan olarak neredeyse ilk toplantısını 6 Kasım'da Dışişleri ve AB Genel Sekreterliği’yle yaptı. Gerçekten AK Parti reformlara ve AB’ye yürekten inanmış bir parti olarak iktidara geldi. Ve Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği kararlı çabalarla, Türkiye’nin müzakerelere başlayabileceği bir ortama geldik. 2004’te gerçekleşen 16-17 Aralık zirvesi aslında bir dönüm noktasıdır. Sabaha kadar yürüttüğümüz müzakereler sonrasında, 17 Aralık sabahında, Cumhurbaşkanımıza ( o zaman Başbakandı), AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı tarafından iletilen, müzakere tarihi verilmesini Kıbrıs’a bağlayan teklifi kabul etmedik. Cumhurbaşkanımız, Türkiye’ye dönme kararı aldı. O anda aklıselim sahibi Tony Blair, Schröder, Chirac gibi Avrupalı liderler bize tahsis edilen odaya geldiler. 3.5 saat süren pazarlıklar yapıldı. Türkiye’nin şartları kabul edildi, Kıbrıs bağlantısı kaldırıldı ve o sayede Türkiye’nin müzakerelere başlaması için bir tarih verildi. Buraya kadar kimsenin kırılganlığı yok.Soru: Ve AB, müzakereler başlamadan önce Türkiye için şartları değiştirdi…Cevap: Eskiden açılış-kapanış kriterleri, 23 ve 24. fasıllar yoktu. Diğer ülkeler bütün fasılları aynı anda açtılar, kapattıklarını kapattılar, bazılarını tekrar açtılar, iki senede de üye oldular. Bu yeni düzen tamamen müzakereleri ülkemiz için zorlaştırma amacını taşıyordu. Biz itiraz edince ondan sonra müzakere edecek tüm ülkelere uygulamaya karar verdiler. Türkiye, bütün bu zorluklara rağmen çok iyi bir müzakere mekanizması kurdu. Bütün kötü şartlara rağmen iki senede müzakereleri tamamlayacağımız kanaatini AB’de uyandırdık. 2008'de konseyi topladılar, Kıbrıs’ı gerekçe gösterip, sekiz faslı açılamaz, tüm fasılları kapanamaz hale getirdiler. Ben o zaman Brüksel’de daimi temsilciydim. ABD dönüşü Cumhurbaşkanımız ile Brüksel’de havaalanında konuştuk. Değerlendirme sonucunda, Cumhurbaşkanımız, “Devam edeceğiz. Biz tüm fasılları Ankara’da açarız, Kopenhag kriterleri bundan sonra Ankara kriterleri olacak deriz!” dedi. Bence doğru bir adımdı. Bunları açmamız, kapamamız bize fayda sağlıyordu. Öyle devam etti.Soru: Ama…Cevap: Yavaş yavaş başka sıkıntılar çıkarmaya başladılar. Fasıl açılışlarını senede bire, ikiye indirdiler. Sonunda fasıl açamaz hale geldik. Zirvelere liderlerimiz davet edilir, aile fotoğraflarında yer alırken birdenbire Sarkozy çıktı, “Türkiye bundan sonra gelmesin” dedi. Zirve fotoğraflarından çıkarıldık. Halkımıza bu durumu izah etmekte zorlandık. Görüleceği üzere, Türkiye’nin müzakerelerin ve ilişkilerin arzu edildiği gibi yürümemesinde gerçekten kabahati yok. Vize sürecinin akamete uğraması ve 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonraki tutumları ise Türkiye’de tepkiye neden oldu.Soru: Avrupa'nın sıkıntısı nedir?Cevap: İki nedeni var: AB altı ülkenin kurduğu bir sistemdir. BM Güvenlik Konseyi’nde nasıl kuruluşta savaşın galibi beş ülkeye veto hakkı verilmek suretiyle tüm BM sistemi kontrol altına alınmak istenmişse, burada da kurucuların kendini güvence altına alma saiki vardır. Şöyle ki, AB sisteminde her ülkenin bir oyu var gibi gözükse de ülkenin nüfusu ve yüzölçümüne göre belirlenen ağırlıklı oy dediğimiz bir sistem var. Almanya’nın, Fransa’nın 29 oyu, Hırvatistan’ın 10 oyu, GKRY’nin (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) 4 oyu var. 91 oyla herhangi bir kararı bloke edebiliyorsunuz. Bunu kararlaştırırken tabii Türkiye’nin bir gün üye olabileceğini düşünmüyorlardı. Şimdi, üye olduğu takdirde Türkiye'nin 29 oyu olacak. Parlamentoda 100 parlamenteri olacak. Karar mekanizmasını etkileyecek bir durum. Birincisi budur. İkinci husus, aslında Avrupa Birliği ülkelerinde çoğunluk AB’yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görür. Bunu Avrupa Anayasası’na koymak için çok uğraştılar. Fakat AB içinden itirazlar geldi ve önlendi. Bugün anayasada yazmasa bile ana fikir budur. Bundan dolayı da Müslüman Türkiye’ye karşı genelde bir isteksizlik var.Soru: Bunu aşmamız ihtimal dahilinde mi?Cevap: Burada mesele Türkiye’yi her alanda geliştirmek. Tabii ki stratejik hedef üyeliktir. Türkiye öyle gelişti ve gelişecek ki, AB’ye kesin üye olabileceğimiz bir noktaya geleceğiz ve orada Türkiye de bir karar verecek. Belki üye olmak istemeyecek. Bizim derdimiz bu hedefi stratejik bir hedef olarak önümüzde tutmak ve bunun doğru yol olduğuna inanmak, engelleri aşma gücünü göstermek…18 yılını bu işe vermiş biri olarak AB üyeliğinin Türkiye için iyi olacağını düşünüyorum. Ama AB’de öyle bir siyasi yapı var ki, bir ziyaret sırasında görüştüğümüz bir devlet başkanı “Siyasi irade olduğu zaman siz üç günde üye olursunuz. Yoksa senelerce domatesinizin ebadı AB’ye uymuyor diye oyalanırsınız” dedi. Hakikaten böyle bir sıkıntımız var. “Türkiye’yi hemen alalım” diyecek bir siyasi irade şu anda yok.Soru: Şunu mu diyorsunuz: "Mesele AB’ye üye olmak ya da olmamak değil. Önemli olan AB üyesi olma yolunda ilerlemek…"Kastettiğiniz; insan hakları, yargı, terörle mücadelede atılacak adımlar mıCevap: Bakın AB üyeliği, NATO, ya da başka bir teşkilat üyeliği gibi değildir. AB’ye üye olduğunuzda günlük yaşamınız etkilenir. 80’li yıllarda Türkiye’de 20 civarında sivil toplum kuruluşu vardı, bugün 108 bin. Sivil toplum, demokrasinin temel direğidir. AB sürecinde bunlar gelişti. AİHM kararları ve sözleşmesi bizim hukuk sistemimizde artık yer bulmuştur. Hâkimler ve savcılar bunlara referanslar verirler. Son dönemde bir facia yaşadık, FETÖ hainlerinin yargıya, emniyete sızmalarıyla başka bir dünya oluştu. Hukuk sistemimiz bunlardan temizleniyor. Tekrar AİHM kararlarına atıfta bulunulmaya başlandı. İçeri sızmış hainler temizlendikten sonra yargı özgür kararlar vermeye başladı, daha da verecektir. İnsanlar bunu hissedecek. Demokrasi ve insan hakları değil sadece, insanımız soluduğu havanın, içtiği suyun daha temiz olduğunu görüyor. Gıda güvenliği, iş güvenliği gibi konularda AB müktesebatının yararlarının farkında…Soru: Ana hedeflerden biri de Gümrük Birliği’nin güncellenmesi… Bize getirisi ne olacak?Cevap: Gümrük Birliği’ne üye olup, AB üyesi olmayan tek ülke Türkiye’dir. Bunun Türkiye için büyük sıkıntıları da oldu. Hiçbir katkı olmadan dünya sanayi devleriyle mücadele etmek zorunda kaldık. Diğer ülkeler Gümrük Birliği’nden doğacak zararları üyelikten doğan menfaatlerle kompanse ettiler. Türkiye’ye faydaları da oldu. Sanayimizi rekabet edebilir hale getirdi. 10-15 kalem mal ihraç eden Türkiye, bugün 20 bin kalem mal ihraç eder hale geldi. AB ile 150 milyar dolarlık ticaretimiz var. Gümrük Birliği güncellenirse ticaret hacmi 300 milyar dolara çıkacak. ABD-AB ticaretinin 700 milyar dolar olduğu düşünülürse, dudakları uçuklatan bir rakamdır. Müzakerelere başlama kararı alınırsa biz bunu kısa sürede çözeriz.Soru: Merkel'in öngördüğü imtiyazlı ortaklığın anlamı ne?Cevap: Merkel aslında hiç görüş değiştirmedi. Hep “Türkiye üye olamaz” dedi. Almanya 2004 seçim kampanyasında Türkleri istiskal eden bazı söylemler kullanmasının sonucunda, o zaman 400 bin Türk asıllı Alman vatandaşının oy kullandığı seçimleri, yüzde 80'inin Schröder’e oy vermesi sonucunda 8.500 oyla kaybetti. Ondan sonra Türkiye ve Türklerle ilgili söylemini yumuşattı. Ama hep imtiyazlı ortaklık demeye devam etti… Dedik ki, “imtiyazlı ortaklık diye bir şey olmaz. Tamam imtiyazlı ortaklığı kabul edelim ama bu Almanya ile Türkiye arasında olsun. AB ile olmaz. Biz üyelik sürecinde bu kadar emek sarf ettik, bundan sonra olmaz…” Artık bunu söylemiyor.Soru: Macron da ‘Stratejik ortaklık’ diyor…Cevap: Fransa ile Türkiye arasında olur, ama AB ile stratejik ortaklık ne demek? Macron’un son lafında bir de Türkiye ve Rusya ile stratejik ortaklık diyor. Olacak iş değil… Bizim hedefimiz AB üyeliğidir… Oluruz, olmayız, hedefimiz budur.BÜTÜN İSLAM DÜNYASI TÜRKİYE'YE BAKARSoru Türkiye’nin doğal müttefiki kim olmalıdır?Cevap: O kadar karmaşık bir dünya yapısı var ki, bugünün dünyasında tek bir müttefik olmaz. Hele son gelişmelerle daha da karmaşık hale geldi. “Bu beni seviyor, bu beni sevmiyor” mantığının dış ilişkilerde yeri yoktur, karşılıklı çıkarlar vardır. Bu karşılıklı çıkarlar ne kadar çok olursa, o ilişkiyi güçlü tutarsınız. Dolayısıyla “Bugün Türkiye’nin müttefiki kimdir?” sorusunun cevabında çok ülke, bölge, grup saymak mümkündür, doğrusu da budur. Mesela AB kendi içinde çok önemli bir güçtür. Ve Türkiye’nin sadece ekonomik değil, siyasal, kültürel reformları, Gümrük Birliği gibi insanların günlük yaşamında çok etkisi olan bir ilişkidir. Bunu başka bir şeyle tartmak mümkün değil. Diğer ilişkilerde bu kadar fazla Türk insanın yakından ilgilendiren unsur yoktur. Türkiye NATO üyesidir, NATO çok önemli bir üyeliktir. Ama Türkiye, aynı zamanda AB’ye üye olmak isteyen bir ülkedir. Türkiye, Latin Amerika ülkeleriyle çok iyi ilişkiler kurmak istiyor. ASEAN ile çeşitli formüllerle bir araya gelmek istiyor. Şanghay Beşlisi (şu anda başka bir yapı olsa da) içinde gözlemci olarak var olmak isteyen bir ülkedir. İslam İşbirliği Örgütü’nün üyesidir. İran, Pakistan, Orta Asya ülkelerinin katıldığı bir yapının ve Karadeniz İşbirliği Teşkilatı’nın içindedir. Hepsi kendi içinde çok önemlidir. Birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. İslam dünyasında demokratik ve Batı dünyasıyla ilişkisi olan, sürdürülebilir istikrarı olan ülke Türkiye’dir. Ve aslında bütün İslam dünyası Türkiye’ye bakar. Türkiye, eğer batı ile ilişkilerinde zaafa uğrarsa oradaki rolü bile azalır. Güçlenirse, İslam Dünyasına da örnek olur. şu:AB ve Türkiye: Ortak çıkarların bedeli ne olacak?Avrupa hükümetleri son dönemde Türkiye yönetiminin Avrupa Birliği’ne olumlu adımlar attığına tanıklık ediyor. Ülke ekonomisi dar boğazda, Türkiye Avrupa pazarına ve para akışına bağımlı, Türk Lirası düşüşte. Bunların yanı sıra, ABD’den gelen ve muhtemelen daha da gelecek olan yıkıcı yaptırımlara ve Rusya’nın Suriye’de Türkiye’yi memnun etmeyecek yönde ilerlemesine bakıldığında Türkiye’nin bu adımı çok da mantık dışı değil.Bu gelişmelerin sonucunda, Türkiye Dışişleri Bakanlığı açıklamalarda bulunmak zorunda kaldı. AB Reform Grubu, 29 Ağustos’ta toplanarak yargıda bir dizi reform vaadinde bulundu. Hazine ve Maliye Bakanı Paris’i ziyaret ederken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok yakında Berlin’de temaslarda bulunacak.Fakat, resmi ziyaretler ve açıklamalar politikaların yerini tutmuyor. Türkiye’nin AB’ye yönelik girişimleri, ABD karşıtı tutumu dışında, iki nedenden dolayı pek güvenilir sayılmaz.Nedenlerin en başında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıllarca seçim politikalarını, Avrupa’yı sert bir dille eleştirdiği söylemler üzerine inşa etmesi geliyor. Erdoğan, 2017 yılında, 'Nazilere' ve 'gaz odalarına' referans vererek Avrupalı liderlerle ilgili küçük düşürücü imalarda bulundu ki bu söylemler Avrupa politikası için tam bir nefret uyandıran bir konu. Berlin, Paris, Lahey veya Viyana’daki hiç bir politikacı bu söylemlerin gelip geçici, masum seçim kampanyası sloganı olduğuna kolay kolay ikna olmaz. Bu söylemler kalıcı etkisi olan, özenle seçilmiş milliyetçi duruşun bir parçası olarak görülüyor."Yargının bağımsızlığı için atılan adımlar göstermelik olacaktır"İkinci sebep ise, Türkiye’nin hukukun üstünlüğüne dönmesi prensipte muhtemel görünse bile hukuk devletine dönüşmeyecek olması. Yeni anayasa getirilmesi, yargı bağımsızlığının kalkması, 50 bin kişinin mahkumiyeti, Gülenci olduğu iddiasıyla 150 bin kişinin ihraç edilmesi, basın özgürlüğünün yok olması ve yabancıları rehin tutma politikalarıyla Erdoğan’ın yeni güç düzeni, geri dönüşü olmayan bir yol.Yargının bağımsızlığı için atılan en ufak bir adım ya göstermelik olacaktır, ya da samimi olsa bile bu kez Erdoğan’ın gücü elinde tutmasını baltalayacaktır. Bunun yanı sıra, AB müzakerelerinin askıya alınması, AB dayatmalarına karşı Türkiye'deki iktidarın elini güçlendiriyor. Dolayısıyla müzakereleri askıya almayı eleştiren resmi açıklamalar yapılsa dahi bu durum Türkiye yönetimi için aslında bir kazanç.Avrupa tarafından bakılacak olursa, Türkiye’nin AB üyeliğine giden yolda, son bir yılda rüzgar yön değiştirdi. Sadece Fransa Türkiye’nin üyeliğini gözden çıkarmadı. Avusturya, Hollanda ve Almanya hükümetleri de ‘Türkiye’nin üye olmayacağını’ koalisyon anlaşmalarındaki temel vaatler arasına aldı.Avrupa Konseyi’nin haziran ayında da duyurduğu gibi, Avrupa Birliği’nde genişlemeyle ilgili meselelerde uygulanan oybirliği kuralı nedeniyle Türkiye’nin birliğe giremeyeceği kesin bir hal aldı, hatta üyelik için uyum çalışmaları bile durma noktasında."AB için Türkiye stratejik bir ortak"Buna rağmen, Avrupa hükümetleri Türkiye’yi bir çok nedenden dolayı stratejik ortak olarak görüyor ve özellikle ticaret, ekonomi, askeri, terörle mücadele ve insani yardım konularında işbirliğini sıkı tutmak istiyor.Bu sebeple, bir zamanlar Türkiye’nin üyelik idealiyle girilen yoldan, Ankara’nın otokratik rotaya yönelmesiyle ihtimal dışı kalan siyasi ortaklık gerçekleşmese dahi, stratejik bir işbirliği halen mümkün.AB Reform Eylem Grubu’nun işbirliğine yönelik altını çizdiği hususların başında Gümrük Birliği ve vizeler geliyor ki bu olumlu bir gelişme. Türkiye bu konularda ilerleme kaydetmek istiyorsa, yönetim biçimini iyileştirmesi gerekecek.İlerleme kaydetsin kaydetmesin, Türkiye’nin iç politikaları nedeniyle AB-Türkiye arasında bir süre daha soğuk rüzgarlar esecek gibi görünüyor."Karar Ankara'nın"Erdoğan’ın siyasi şansı bundan böyle Milliyetçi Hareket Partisi’nin iyi niyetine bağlı, ki o da Avrupa yanlısı olmayan ve cumhurbaşkanına geniş yetkiler sunan yeni sistemi destekleyen bir parti. Bu, Türkiye’de tek adam sistemini korunacak ve direksiyon Avrupa’nın demokratik standartlarına doğru kırılmayacak anlamına geliyor.Türkiye’nin önündeki kilit engel, AB ile ilişkilerin nasıl şekillendiğinden değil, refaha ulaşmak için AB pazarına, fonlarına ve yatırımlarına ihtiyacı olmasından kaynaklanıyor. Bu engeli aşmak için keyfi idareden hukuk devletine dönülmesi gerekiyor. Seçimi artık Ankara yapacak. şu:Tablo çok net.Avrupa'nın "Hasta adam"ı geri döndü!Mesaj bu!Volkan Bozkır'ın söyleşisini "istihza" ve/veya "diplomat geyik'i" diye okumak mümkün!Ölüm döşeğinde "AB ipi"ne tutunarak ayak'a kalkmaya çalışan Ak Parti'ye, Erdoğan'a, güzel sözler söyleyip, ebediyet'e yolcu ediyor.Yani?!Yol'un son'u.Nüans?!"İran'la savaş" iki uç'u keskin kılıç!Bir uç'u Türkiye'yi kesmeye, uzun zamandır çizmeye devam ediyor.Enerji bazlı güvenlik arayışları kapsamında, güvenlik'i sağlayacak adres belli ise süreç'i doğru okumak elzem.Hasılı:Son olarak Volkan Bozkır'ın seslendirdiği, Alon Liel'in "Agresif AB'ye giriş" süreç'i de, çıkış süreç'i de aynı kapı'ya çıkar.Erdoğan'a Erbakan operasyonu!Ezcümle:İsrail / İran makas'ı.Adam asmaca final müsabakası!Erdoğan / Çiçek ayrışması.Nokta....24 TREN!" ve/veya BİR PAZAR HİKAYESİ?!(ya da "1 Dolar 1 Peso" ve/veya "Vebadan kurtulmak için bütün evi alevler içinde bırakmaya gerek var mı?"!)DURUM ANALİZBoston Herald gazetesi, 1847'de yayına başlama amaç'ını şu kelimelerle özetler:"Çağın ruhuna hitap etmek!"Bugün'ün Dünya'sı da dün'ün dünya'sından farklı değil!1776 ABD Bağımsızlık Bildirgesi.1789 Fransa'daki Aydınlanmacı İhtilal!1923 Türkiye'deki Laik, Çağdaş Devrim.Hepsi birbiri ile alakalı, iç içe.2017 kritik eşik kapsamında, Türkiye de Dünya da benzer, eşzamanlı bir süreç'ten geçmekte ise "çağ'ın ruhu" nedir ve/veya "çağ'ın ruhu'na hitap eden basın, medya" var mıdır, var ise hangisidir?!...Nitekim..."Herkes yorgun, dökülüyor!""Fazla hırpalama" diye not'lar düşülüyor, ne var ki "süreç" ortada!Hırpalayan bu satırların yazarı değil, dün'den bugüne ötelenen "acem barzan alacak" hesabı"Mümkün.Kaldı ki Türkiye, mevcut yapısı ile şimdiye kadar "yanlış yapma hakkı"nı kullanmadı mı?!İşine yaradığı sürece üç maymun oynayanlar final sahnesinden en çok sesi çıkanlar değil mi?!Neo Nuh Tufanı ya da Kıyamet'e kadar bu kafa yapısı değişmez ise farklı bir cevap beklemek mümkün mü?!...Ki...Final sahnesi'nin son "ertesi gün" sorgulaması yeni bitti.Sahne oryantal, sol'dan sağ'a söz'ün bittiği yerdeyiz.Lut Kavmi neden helak oldu?Pompei?!Nuh Tufanı?!Vb.Geçtik.Nüans'lı soru:Batık Yunanistan'ı kimler, ne adına finanse ediyor?!Arjantin'de neler yaşandı?!Suriye üzerinden yürütülmekte olan savaş'ın mek parmak sonrasında neler yaşanır?!Saddam çekilecek, yerine oğlu gelecek denildiği halde, Saddam neden, niçin, niye çekilmedi, çekilemedi?!Tunus, Libya, Ukrayna, Yugoslavya örnek'lerinin ortak nokta'sı nedir?!Osmanlı neden parçalandı?!...Zira...Bugün aslında dündü!?2003'ün ilk çeyrek'inde yalanlanan "erken seçim", neden son çeyrek'te gerçekleşti?!Başta istihbarat'ın derinlikleri olmak üzere kimlerin haberi vardı, baskın erken seçim'den ya da 3 Kasım'a akan süreç'te kim ne kadar hazırdı?!Ülke'yi bir anda seçim'e götüren MHP'den Devlet Bahçeli (& Ömer İzgi)'nin kılavuzluğuna bugün ne kadar itimat edilir?!Görünen ve anlaşılan o ki, 2017, Türkiye'de ve dünya'da kaos'un derinleşeceği aynı zamanda KKTC de dahil olmak üzere art arda referandum, seçim vb üzerinden 'sandık katkısı'yla renkli demokrasi'nin aranacağı bir yıl olacak.Bir zamanlar Almanya için söylenen lakırdı, şimdilerde ŞİÖ / NATO arasına sıkışan Türkiye için söyleniyor:"Türkiye'yi o kadar çok sevdik ki, iki tane olsun istedik!"Bizans işgal edilirken cevabı aranan "meleklerin cinsiyeti" kapsamında, 2016 son çeyrek'te cevabı aranan basit soru, "Eyalet Anayasası" ve/veya "Başkanlık'a Cumhurbaşkanlığı sistemi" desek, kor'düğüm çözülür mü?!Alice Acem Barzan Harikalar Diyarı'nda....Ve...Son olarak...Azrail kapı'ları her yön'den tıklatıyor:Yükselen dolar, enerji fiyatları, kapanan işletmeler, batık, ipotekli ev, araba kredileri, cinnet geçiren toplum'dan şeytan'ı tiksindiren vahşet havadisleri de bir şey anlatmıyor ise söz'ün bittiğin yerdeyiz."Varlık balonu", IŞİD / AB makasında.İğne Trump'ın elinde.Soru: "Derin Aralık" öncesinde "Trump'ın içine bir de Clinton kaçar ise süreç ne olur?"Cevap: "XL Neo Hitler" diye bakmak mümkün.Nokta....Erken seçimLiderlerin kürsüden verdikleri sert beyanatlara bakılacak olursa...Ankara'yı bu sonbaharda, erken bir genel seçimin beklediğini söylemek müneccimlik olmasa gerek...Bunun yanında erken seçim, geçen yılın sonbaharından bu yana gündemdeydi...Resmi nüfus sayım sonuçlarının açıklanması bekleniyordu...O da geçen ay içinde açıklandı... Böylece erken genel seçimin önündeki en büyük yasal engel de kalkmış oldu...Ki...MHP lideri Devlet Bahçeli, artık bir koalisyon ortağı gibi değil, seçime giden bir siyasi partinin genel başkanı gibi davranıyor...Seçmenlere selam türünden konuşmalar yapıyor...Gazetecilere demeçler veriyor...Başbakan Bülent Ecevit, her ne kadar "Seçim yok" dese de, bu kasım sonu ya da aralık ortalarında seçmenlerin önüne sandık konulabilir...Görünen o ki, önümüzdeki günler sıcak gelişmeler gebe...TABAĞIN ALTINA BAKMAKBu bağlamda, hayatın içinden birkaç tiraji-komik olay..."Hayatta Bunlar Da Oluyormuş" başlıklı kitaptan, birkaç çarpıcı pasaj aktarayım.Yüzlerce davetlinin katıldığı düğün yemeğinde, damat eline mikrofonu alır. Herkes mutluluk saçan bir konuşma dinlemek için hazırdır..Oysa...Damat yaptığı kısa konuşmada, kendisinin ve gelinin balayına ayrı ayrı çıkacaklarını, dönüşte de evliliği iptal edeceklerini açıklar.Davetliler tam anlamıyla şoke olmuşlardır...Düğün salonunda buz gibi bir hava eser...Damat, konuşmasına son verirken de, bu kararın nedenini merak edenlerin tabakların altına bakmasını salık verir...Heyecanlı misafirler tabaklarını çevirdiklerinde, gelinin sağdıç'la çırılçıplak sevişirken çekilmiş fotoğraflarını görürler.Tahmin edildiği üzere bu seçimlerde, birçok ittifak söz konusu olacak.Siyasi partilerin genel merkezleri, bu ittifakların altına imza atmadan önce, tabakların altına da bakması gerekecek...Çünkü, orada medya için çarpıcı birçok poz yer alabilir...SÜRPRİZ PARTİBir başka hikaye...Genç kızın 16'ncı doğum günüdür...Ailesi de hafta sonunda başka bir kente tatile gider...Tabii, ev boş olunca, hanım kızımız, erkek arkadaşını eve davet eder...Anne ve babasının yatağında sevişmeye başlarlar.Ne var ki, işin eğlenceli yerinde telefon çalar...Annesi bodrumda ütüyü kapatıp kapatmadığını hatırlayamadığını söyler. Kızından ütüyü kontrol etmesini rica eder...Sevişme seanslarını bitirmek istemeyen oğlan, kızı kucağına alır ve çırılçıplak bir şekilde, kahkahalar atarak bodruma inerler...Ve ışığı yaktıklarında kızın tüm arkadaşlarının, akrabalarının ve komşularının sürpriz partisiyle karşılaşırlar...Kendilerini şimdiden birinci ilan eden siyasi partilerin de, böylesi sürpriz partilere hazırlı olması gerekmez mi?TREN GELİYORSarsıcı bir başka hikaye...Milanolu Marco Zagni, ayrıldığı karısını yeniden kazanmak için Tarzan gibi giyinip dışarıdaki elektrik direğine bağladığı bir halatla sallanarak, ikinci kattaki yatak odasının penceresinden içeri girmeye çalışır.Pencereden içeri girmeyi başarır, başarmasına da...Tam amacına ulaşamadan orada bayılır.Olaydan hiç etkilenmeyen eski karısı, gördüğü manzara karşısında, "Nasıl böyle bir salakla evlenebildim?" diye konuşur...Halk tarafından denenen, ama bir türlü kendini yenilemeyi beceremeyip, yine aynı görüntü ile sandığa gitmeyi düşünen siyasi partilerin bu hikayeden alacakları ders yok mu sizce?!Bir başka hikaye...İsrailli dişçi Jacob Baisvitz, karısı Rachel'in kendisini aldattığını öğrendikten sonra, teselliyi bir telekızın kollarında aramaya karar verir.Ne yazık ki gelen tele kız karısı Rachel'dir...Çift kısa bir süre sonra boşanır...Bu hikayede, birleşmek yerine, birbirlerine kazık atmayı düşünen merkezdeki siyasi partilerin sonu da mı göremediniz?!Ve son bir hikaye daha...1992 yılında, New York'ta bir çift, kullanılmayan bir metro istasyonunda sevişmeye karar verirler.Rayların üstüne bir kilim sererler...Kilimin üstünde sevişmeye başlarlar.Ne yazık ki, istasyon tamamen kullanılmayan bir istasyon değildir. Kadının "tren geliyor" uyarısını bir aşk oyunu zanneden erkeğin bacakları ve omurgası kırılır.Son anda kaçmayı başaran kadın ise olayı ufak tefek sıyrıklarla atlatır...."Tren geliyor" çığlıklarını duymayan tüm siyasilere ithaf olunur...6 Mart 2002, Sabah generalEmekli Orgeneral Çevik Bir, ortak bir dostumuzla yemek yiyor...Yemekte, 28 Şubat'la ilgili bir özeleştiri yapıp, gülle ağırlığında şu sözleri söylüyor: "28 Şubat'tan sonra bizde hatalar yaptık. Benim de hatalarım oldu. Bankalara el konulması, itibarlı isimlerin içeri alınması doğru bir hareket değildi. Bunlar yanlış oldu. Emekli paşaların banka yönetim kurullarında görev almaları da doğru değildi!" Orgeneral Bir, bazı gazetecilerle ilgili o günlerde takındığı sert ve suçlayıcı tavırlar için de benzer bir görüşü seslendiriyor: "Doğru değildi!" diyor...SERT SÖZLERDün İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı'nca düzenlenen bir sempozyumda, bir başka general de AB süreci ile ilgili benzer ifadeyi kullanıyor..."Takındıkları tavır doğru değil!" diyor...MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, neden böyle düşündüğünüyse şu kelimelerle ortaya koyuyor: "Türkiye'nin milli menfaatlerini ilgilendiren hiçbir konuda, Avrupa Birliği'nden en ufak bir yardım görmüyor. Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde birarayışın içinde olmasında fayda buluyorum!"Görünen o ki Türkiye, şimdi Avrupa Birliği serüvenini, iç politika malzemesi yapmanın rahatsızlığını yaşıyor...Dün Kılınç Paşa'nın ifadesiyle, bir kez daha gündeme gelen rahatsızlığın altında bu var.Çünkü, bu konu iç politika malzemesi yapılmayacak kadar önemli ve hassas bir konu..."Ya gireceğiz, ya gireceğiz" mantığının Türkiye'yi bugün getirdiği nokta ortada!CİHET-İ ASKERİYEOysa...AB süreci her boyutuyla konuşulmalıydı...Konuşulup, tartışılmalıydı...Fakat...Tartışılmadı!..Tartışılmış olsaydı, cihet-i askeriye görüşünü bu kadar sert ve de net bir şekilde ortaya koyma ihtiyacı hissetmezdi...Bu bakımdan, siyasilerin orduyu AB sürecinde hassas olduğu noktalarda rahatlatması şart!Çünkü, başka Türkiye yok!Hepimizin Türkiyesi aynı...Sürekli Türkiye'nin nasırlarına basan, bazı AB'li devletlere, belki zamanında şu sorular net olarak sorulmuş olsaydı, bugün, bu ikilik yaşanmazdı...ZOR SORULARPKK'ya insanca muamele yapmadığımız için kızan devletlere, "Acaba Almanya'ya hiç sordunuz mu, Badder Mainhoff Çetesi elemanlarına karşı ne kadar insan hakları uyguladı?" diye...Türkiye'nin sınırları içinde bir Kürt devleti kurulmasını isteyenlere de, "Niçin Fransa'dan da Korsika'yla ilgili aynı şeyi istemiyorsunuz?" diye sorulamaz mıydı?Ya da yazdıkları raporlarda "Kürt azınlık" gibi ifadelere yer verenlere, "Acaba neden kendi sınırlarınız içinde problem yaratan Kızılderililer'e, Havaililer'e karşı taviz vermeye yanaşmıyorsunuz?" denilemez miydi?Mitterrand'ın karısı gelip, Türkiye'nin güneydoğusunu denetlediğinde, biz de başbakanın eşini Korsika'ya göndermeyerek acaba ayıp mı ettik...Belki de...İşin o tarafını diplomatlara sormak lazım!Fogg'un mailleri ortalığa saçılıp, oynanan kirli oyun açığa çıktığında da hadiseyi iletişim özgürlüğü diye geçiştirenler...Neden yazışmalarda geçen sömürge valisi üslubuna bir defa dahi olsun karşı çıkmadılar...Fogg'un terbiyesizliğini gözardı ettiler...Gazeteci kimliğimize ya da çalıştığımız gazeteye bir başkası laf söylediğinde, kıyameti koparan bizler...Neden iş Türkiye'ye geldiğinde bu kadar suskun kalıyoruz...Vurdumduymaz oluyoruz...Acaba, milliyetçi diye damgalanmaktan ya da MHP'li diye afişe edilmekten mi endişe ediyoruz...Kim bilir!..ULUSAL ONURBu şekilde davranıldığı sürece, inancım o ki, asker de rahatsız olacak, ülkesini seven, Türk olmaktan gurur duyanlar da...Bu nasıl bir ülkedir ki, dinini bir partiye, vatan sevgisini bir partiye, laikliği bir başka partiye, Atatürk'ü de alakasız bir başka partiye teslim ederek ilerlemeye çalışır...Bu ülkeyi seviyorsanız, bunların hepsinin bir arada olması gerekmez mi?Atatürk bize öyle öğretmedi mi?Özal bu gücün bizde olduğunu göstermedi mi?Ki...Bu ülkenin bölünmez bütünlüğü ve Atatürkçü çizgisini sadece asker mi savunacak?!Asker olmayanlar da en az askerler kadar bu ülkeyi sevdiklerini, yeri geldiğinde net bir şekilde ortaya koyması gerekmez mi...DALAN'DAN ABRAMOWITZ'ENitekim...Bunu net bir şekilde ortaya koyanlar da var...Bedrettin Dalan anlatmıştı...Körfez Savaşı sırasında, ABD Ankara Büyükelçisi Abramowitz, Dalan'a gelir...O'na, "Kamuoyunda etkinliğiniz var. Türkiye'nin de ABD ile birlikte Irak'a karşı savaşa girmesi için çağrıda bulunun" önerisini yapar...Dalan'ın cevabı nettir:"Karşılığında Musul ve Kerkük petrollerini verecek misiniz?"Abramowitz, "Elbette hayır" der..."Sizden bir şey karşılığı değil, insan haklarının evrensel değeri için savaşmanızı istiyoruz" diye ekler.Dalan, "Biz Musul ve Kerkük'ü bir kez ele geçirirsek, artık oradan çıkmayız" deyince...Abramowitz sorar:"Ne yani, ABD ile savaşacak mısınız?"Dalan, "Vietnam bile savaşmadı mı? Türkiye ondan daha az onurlu mu?" diye sorar...Abramowitz, teşekkür ederek ayrılır... sahipDışişleri Bakanı İsmail Cem'in CNN Türk'te, Mehmet Ali Birand'a söylediği "Kamplaşıyoruz. Bu çok tehlikeli. Geleceğimiz zarar görüyor. Bazı adımlar atmıştık, şimdi geri dönüyoruz" sözler kapsamında birkaç satır...Acaba, Cem'in bahsettiği gibi, bir imparatorluk kaybetme psikozu içinde, herkesi kendimize düşman zannetme hastalığına mı yakalandık...Yani "zenofobikleştik" mi?Sanmam!..Neden mi?Anlatayım...İDEAL DEMOKRASİÖncelikle...ANAP Milletvekili Kamran İnan'ın sözleri:"Almanya'da yakın bir geçmişe kadar Komünist Parti kurulamıyordu...Bu uygulama daha sonra kalktı...Ama, Faşist Parti hala kurulamıyor.. Çünkü Almanya'nın yaşadığı bir tecrübesi var. Bu yüzden tedbirini almak istiyor.Her milletin kendi tarihinden kaynaklanan tehdit ve tehlikeleri vardır. Bu yüzden de ona göre tedbirini alıyor."Oysa...Türkiye'de demokrasi sınırsızlık olarak algılanıyor...Hürriyetlerin çok hoşuma giden bir tarifi vardır:'Başkasının hürriyetinin başladığı noktada sizinki biter!'Bu bir kültür ve ekonomik güç meselesidir...Dikkat edilirse sağlıklı demokrasinin işlediği ülkelerde, fert başına minimum milli gelir 10 bin dolar ve yukarısıdır...1500 dolara bundan daha iyi bir demokrasi bulamazsınız...Ayrıca Türkiye'deki demokrasi henüz çok genç...Şunu da unutmamak lazım, Batı ülkelerinin çoğunun coğrafyası ve stratejik konumu Türkiye'yle çok farklı...Onların demokrasilerini direkt tehdit eden yakın komşuları yok...Halbuki bizim bütün komşularımız ülkemizde demokrasi ve hürriyetlerin mevcudiyetinden rahatsız oluyor. Üstelik onu yıkmak ve istikrarsızlığa götürmek için de ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar.Siz Avrupa'nın damında -İsveç'te- oturacaksınız, sonra herkes 'Benim gibi olsun' diyeceksiniz.Gelsinler bir sene burada otursunlar da uygulasınlar bakalım. Sonuçta, demokrasi, ülkesine göre değişir. Ancak bizde değişmeyen ve tedavisi mümkün olmayan birhastalık var: Konu demokrasi ise anladığımız hemen Batı oluyor, oysa bunun ideali yok!"Cumhuriyet'in Başyazarı İlhan Selçuk da dün, "Kafayı vestiyere bırakmayalım" başlıklı yazısında, benzer noktalara dikkat çekiyordu...EBEDİ DOSTLUKLARBu bakımdan...Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlu coğrafya ve hassas durumdan kaynaklanan... Bazı çekinceleri seslendirmesi neden "kamplaşma" olsun ki!Türkiye'yi bu zorlu viraja "Ya gireceğiz, ya gireceğiz" mantığı ile gelmedi mi?O kafa, masadaki tüm pazarlık kozlarımızı bir bir yok etti...Hitler, nadir doğru söylediği sözlerden birinde şöyle der:"Devletlerin dostu yoktur, çıkarları vardır!"Benzer sözleri barışçı, laik kardinal Richleau da söylemiştir...Yoksa...Gerçek dünya düzeninden herkesin haberi var...Devletlerin güçlerine göre pay aldıkları, çıkarlar skalasının farkında olmamak mümkün mü?Üniter devletler ortaya çıkmadan önce de bu böyleydi...Bundan sonra da böyle olacak...Kimsenin bu gerçeğe sırtını dönmesi mümkün değil!Diplomasi dediğimiz oyun da, bu skaladaki payın, her devletin gücüne göre almasını temin etmek için vardır...ESKİMEYEN HASTALIKKi...Türkiye'nin de, AB'nin yerine getirmemizi istediği bazı istekler için, "Çıkarlarımıza uygun değildir" demesinin neresi yanlış...Maalesef ki, eskiden beri kendimizi küçük görme gibi büyük bir hastalığımız var!Avrupalıya hayranlık...Jön Türkler'den, Tanzimat döneminden kalma bir kompleks bu!Bu küçüklük duygusu, bu hayranlık hatta sömürge olmaktan yeni yeni kurtulan Afrikalılar'da bile hızla azalırken...Bizim hala yerimizde saymamıza bir anlam vermek mümkün değil...Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu zinciri kıran iki büyük Türk vardı:Biri Atatürk...Diğeri Özal...Bu iki büyük insanın, Anadolu insanına neler verdiği ortada...Atatürk, Türk insanını 19. yüzyıldan 20. yüzyıla...Özal da 20. yüzyıldan 21. yüzyıla taşırken, Anadolu insanına ve onun özüne inanıyor ve güveniyorlardı..."Ne mutlu Türküm diyene" sözü, bunun sembolüdür...İnanıyorum ki, Atatürk de Özal da bugün hayatta olsalardı, onlar da Türkiye'nin AB içinde yer almasını isterlerdi...Ama bu şartlarla değil...Kanımca, İsmail Cem'in de bunu anlaması gerekiyor...Her şeye bir köle gibi "Tamam sahip!" diyerek hareket etmenin bir mantığı yok! ve potansiyelMilenyumun ilk günleriydi...İKV'nin cazibeli -çekici- ve cerbezeli -etkili konuşan- başkanı Meral Gezgin Eriş ile Türkiye'nin yakın geleceği üzerine laflıyorduk...AB'nin PKK terörüne ve irticacı akımlara destek verdiğini söylemem üzerine Eriş, oturduğu koltuktan öne doğru eğildi ve kulaklarımdan gitmeyen şu sözleri söyledi:"Bu bir şeyi değiştirmez. Türkiye'nin rotası bellidir. Potansiyeliniz varsa, riskiniz de vardır. Zaten bunu göremiyorsanız hiçbir şey yapamazsınız! Türkiye'nin bu coğrafyada yaşadığı bazı sorunlar da potansiyelinden kaynaklanıyor!"Eriş'in bu sözlerini "ifrat" ve "tefrit" arasına sıkışan AB tartışmaları bağlamında yansıtmayı uygun buldum...RİSK & POTANSİYELTürkiye, Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu arasında, Batılı vitrini ile "yüzük taşı" konumunda bulunuyor...Dünyanın en geniş yer altı zenginliklerine açılıyor...Finans - kapitalde şöyle bir kaide vardır:"Paranız var, petrolünüz yoksa bu hiçbir anlam ifade etmez. Yer altı zenginliklerine sahip olmadığınız sürece, para hiçbir şeye yaramaz! Büyük ve güçlü devlet bunlara aynı anda sahip olabilen devlettir."Girmeye çalıştığımız AB'de bu yer altı zenginlikleri yok!O yüzden de, yer altı zenginliklerini ele geçirmek, ekonomilerinin balans ayarını bozdurmamak için... Türkiye'nin de bir yönüyle içinde bulunduğu bu coğrafyayı destabilize etmekte bir sakınca görmüyorlar...Yeni devletler kurup, işlerine gelmeyen iktidarı alaşağı edebiliyorlar...Türkiye'nin doğusunda, Kürt kökenli Türk vatandaşlarımız değil de...Lazlar oturuyor olsaydı -bugün belki de- Laz sorunu tartışılıyor olacaktı...Yani...Bu coğrafyada bizi Avrupa'nın damında yaşayan İsveç gibi rahat bırakmıyorlarsa... Bunda Eriş'in altını çizdiği "potansiyelimiz"in de büyük bir etkisi var...BİR PAZAR HİKAYESİBu anlamda birkaç satır daha...Yıllardır Erbakan'la birlikte siyaset yapan, Eski Devlet Bakanı Süleyman Arif Emre'nin "AB Hıristiyan kulübüdür. Türkiye'yi 43 yıldır oyalıyorlar" sözleriyle ilgili de birkaç satır yazayım...Öncelikle...Bir ortak pazar hikayesi...Yıl 1977'dir...Ortak Pazar Genel Sekreteri Emile Noel, Türkiye'ye özel bir mesaj yollar:"Türkiye, Ortak Pazar'a tam üyelik için hemen başvursun, koşullar uygundur. Başvurunuz kabul edilebilir."Başvuru Ortak Pazar nezdindeki temsilcimiz Tevfik Saracoğlu tarafından, büyük bir heyecanla Ankara'ya iletilir.Ama...Ankara'da bu heyecandan herhangi bir iz yoktur...Öneri pek itibar görmez...İç politik hesaplar uğruna, güzel kazanımlar elinin tersi ile kenara itilir...Mehmet Ali Birand'ın "Bir Pazar Hikayesi" adlı kitabında da yer alan bir pasajdır bu... Hem de Türkiye'yi bataklığa sürükleyen bir pasaj...Noel, daha sonra yaptığı açıklamada, "Eğer Türkiye o zaman verdiğim işareti değerlendirip, tam üyelik için başvursaydı, koşullar çok uygundu" diye bir ifade de kullanır...DEMOKRASİ ŞARTIOysa...O dönem Erbakan Hoca, Ortak Pazar'a ateş püskürmektedir.Desteğini çekse, bir ayağı çukurda olan, Milliyetçi Cephe Hükümeti düşecektir.Herhalde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, bu nedenle "Ortak Pazar"a tam üyelik için başvuru riskini göze almamıştır...Ya da alamamıştır...Görüldüğü gibi hadise Süleyman Arif Emre'nin söylediği gibi değildir...Demirel, o günlerde Emre'nin partisi yüzünden bu tarihi şansı kaçırmamış olsaydı...Belki de 1980 yılının 11 Eylül'ünü 12 Eylül'e bağlayan gece Türkiye'de bir askeri müdahaleye gerek kalmayacaktı...Bugün "AB'ye evet" diyen Erbakan ve O'nun arkadaşları Türkiye'ye o gün AT şansını ıskalatmasalardı...Bugün Türkiye'nin çok başka yerlerde olacağı aşikardır...Çünkü; Ortak Pazar üyeliğinin temel koşulu, "demokrasi" ile yönetilmektir.Askeri darbelerin acı deneyimlerinden kurtulur kurtulmaz, İspanya ve Portekiz'in Ortak Pazar'a girmeleri Albaylar Cuntası'nı deviren Yunanistan'ın kapağı Ortak Pazar Üyeliği'ne atması nedensiz değildir...Emile Noel, 1977'de Saracoğlu'nu uyarırken, şöylesi bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez:"Aman Yunanistan'ın tam üyeliğinden önce bu başvurunuzu yapın; yoksa önünüz Atina tarafından kapatılacaktır!"Bir ülkenin AT'a ya da şimdiki adıyla AB'ye tüm üyeliği için, ortakların oy birliği gerekiyor. Yunanistan'ın "oy"u bu bakımdan çok önemli...De Gaulle, yıllarca İngiltere'nin tam üyeliğini bu sayede engellemiştir...ÖNCE GÜVENLİKYalnız...O günden bu yana köprülerin altından çok sular akmıştır..."Türkiye'nin etrafında barış kuşağı nasıl oluşturulur?" konulu sempozyumda konuşan Prof. Dr. Erol Manisalı'nın bu anlamda altını çizdiği şu hususları da göz ardı etmemiz mümkün değil...Kıbrıs ve Ege'nin AB vasıtasıyla, Yunanistan'ın denetimine sokulmaya çalışılması...PKK'yı terör örgütü olarak kabul etmeyip, siyasallaşma çalışmalarına destek çıkılması...Ermeni sorununda "Türkiye, eğer soykırım yaptığını kabullenmez ise Türkiye-AB ilişkileri gelişemez" diye şantaj yapılması...Avrupa Ordusu konusunda da Türkiye'yi dışlamaları "kabul edilebilir müzakere süreci"nin dışındadır...AB süreci devam edecekse...Ki...Edecek!O zaman Brüksel'in de Ankara'yı rahatlatacak, güven verici adımlar atması gerekmez mi?ABD'nin 11 Eylül'den sonra "Önce güvenlik" dediği bir dönemde, Ankara da "Önce güvenlik" diyorsa, bunun neresi yanlış... Eylül 2018