Wednesday, September 12, 2018

Ahlaki değer ve mutlu bir zihin..---1

Bugün burada seküler yöntemler kullanarak mutlu bir zihin yapısının nasıl yakalanacağı hakkında konuşacağım. Burada büyük bir kalabalığa konuşabilme fırsatını yakalamış olmaktan mutluluk duyuyorum. En iyi dostlarımdan biri, artık aramızda olmayan Amerikalı biliminsanı David Livingstone, sıcak gönüllü bir kişinin başkalarıyla buluştuğunda gözlerinin kocaman açıldığını veya gözbebeklerinin büyüdüğünü söylerdi. Benimle buluştuğunda kendi gözlerinin de açıldığını ve gözbebeklerinin büyüdüğünü ve bunun kendisine yalnızca iki kişiyle olduğunu, bir benimle buluştuğunda bir de karısını gördüğünde meydana geldiğini söylerdi. Ama şimdi, nereye gidersem gideyim, yerli halkın insanları da aynı böyle, bana karşı içten bir sıcaklık gösteriyorlar ve bunun için derin bir minnettarlık duyuyorum; yani size teşekkür ederim."Sekülarizm" ne demektir? Ben bunu Hint geleneğindeki kullanımı uyarınca kullanıyorum. Ancak, bazı Müslüman ve Hristiyan dostlarım "sekülarizm" kelimesinin bir nebze dine karşı olmak anlamına geldiğini düşünüyor, bu sebeple bu kelimeyi kullanmamdan hoşlanmıyorlar. Bazı insanlar da "etik"in dini temelli olması gerektiğini düşünüyorlar ama Hindistan Anayasası sekülarizme dayanır; bu din karşıtlığı demek değildir. Hindistan'da insanlar dine son derece saygılıdır. Gandi ile Hindistan Anayasasını hazırlayanlar dinî inançları son derece güçlü kişilerdi. Bu bağlamda "seküler" kelimesi hiç bir dinin diğerlerinden üstün olduğunu düşünmeden tüm dinler için saygı duymak anlamına gelir ve bu sekülarizm Hindistan'da binlerce yıl boyunca inanmayanların da haklarına saygı göstermiştir. Dolayısıyla ben de "sekülarizm"i bu anlamda kullanıyorum.İnsan olarak, hatta hayvanlar ve böceklerle beraber, hepimiz daha fazla huzur ve sükunet arzu ederiz. Kimse huzursuzluk istemez ve herkesin mutlu olmaya ve huzursuzlukları, sorunları ve acıları aşmaya hakkı vardır. Bunu mantıksal olarak veya deneylerle kanıtlamaya lüzum yoktur. Bu basitçe doğamız itibarıyla böyledir ve tüm hissedebilen varlıklar, kuşlar, hayvanlar, insanlar, hepimiz bu amaca ulaşmaya çalışırız. Önemli olan bu amaca ulaşma yöntemidir. Yöntemin gerçekçi olması gerekir ve gerçekçi olmayan yollar kullanmak sadece bu amaca ulaşmakta başarısız olmamıza yol açar. Söz gelimi, bazen hayvanlar o kadar korkar ki yanlış yöne doğru koşarlar; tehlikeden kaçmak yerine tehlikeye doğru koşarlar. Fakat bizler insanız ve muhteşem bir zekaya sahibiz; dolayısıyla akıl ve zeka yoluyla gerçekçi bir yaklaşım izlemek konusunda daha becerikli ve böylelikle bu konuda daha başarılıyız. Farkındalığımız uzun vadelidir; bundan dolayı bazen anlık bir faydayı uzun vadeli bir başarı için bilerek feda ederiz. Bu, hayvanlardan üstün olan zekamızın bir göstergesidir. Bu zekadan dolayı da biz insanlar uzun vadeli fayda elde etmeye uğraşırız.O halde sorumuz şudur: Hangi düzeyde deneyim bize en fazla fayda sağlayacaktır? Duyusal deneyim düzeyi esasen geçicidir. Söz gelimi, bir resim veya bir spor etkinliği görürsünüz veya farklı yerler ve manzaralar, kostümler, insanlar görmeye giden bir turist; işte, bundan – örneğin gözlerinizle – bir nevi haz alırsınız. Mesela Delhi'deki şoförüm krikete bayılır. Kendisine kriket maçının olduğu akşam kaç saat uyuduğunu sorduğumda dört saat dedi. Ben de onu eleştirdim; spor seyretmektense deliksiz bir uyku uyumanın yeğ olduğunu söyledim. Zihin için uyku daha iyidir. Ayrıca müzik var, muhteşem kokular ve yemek ve haz veren fiziksel duyumsamalar. Duyusal düzeydeki bu hazlar yalnızca geçicidir. Bittiklerinde, onlardan geriye kalan tek şey bizim onlara ilişkin hatıralarımızdır.Öte yandan, bazı deneyimler zihinsel düzeydedir ve duyusal deneyime bağlı değildir; bunlardan aldığımız haz çok daha uzun sürer. Bu yüzden mutluluk ve mutsuzluk deneyimlemenin iki düzeyi olduğunu fark etmek önemlidir. Birincisi duyusal düzeydir ve geçicidir; diğeri ise zihinsel düzeydir ve çok daha derindir.Modern zamanlarımızda insanlar en önemlisi olduğunu düşündükleri duyusal düzeyle fazla ilgili oldukları için, mutluluğu sürekli olarak dışsal maddi kaynaklarda arıyor ve içsel, derin düzeyi ihmal ediyorlar. Bir defasında, çok seneler önce, Almanya'da Berlin'deydim ve kaldığım otel bir gece kulübünün tam karşısındaydı. Akşam 7.30 veya 8 civarında yattım ve dışarıda farklı renklerde, kırmızı, mavi, yanıp sönen ışıklar vardı ve güm güm sesler duyuyordum. Uyudum ve gece yarısı uyandığımda aynı şekilde devam ediyordu ve saat dört civarında kalktığım zaman dahi hâlâ bitmemişti. İnsanların bütün enerjisi o duyusal düzeyde emilmişti. Sanıyorum ki ertesi gün herkes tamamen tükenmişti.Geçenlerde çocuklu bir Hintli aileyle tanıştım; anne baba da oradaydı ve yalnızca biraz havadan sudan konuştuk. Son iki veya üç yıldır artık televizyon izlemediğimden bahsettim; yalnızca BBC radyoda haberleri dinliyorum. O Hintli ailenin genç üyeleri bana dediler ki "Televizyon seyretmiyorsan canın çok sıkılıyordur!" Demek ki onlar çok seyrediyormuş. Özellikle Amerika ve Avrupa'da çocuklar çok fazla televizyon seyrediyor. Bu çok iyi değil çünkü zihinlerinin keskin bir zekayla analiz etme becerisini bozuyor. Bu sebeple mutluluğu yakalamak için sadece duyusal düzeyde değil, zihinsel düzeyde çalışmak daha anlamlı.Bir diğer önemli nokta, gerçek anlamda rahatsız edici duyguların esasen zihinsel düzeyden gelmesi; yani, mutlu bir yaşam için sakin bir zihne ihtiyacımız var. Rahatsızlıkların kaynağı zihinsel düzeyde olduğuna göre, bunu başarmak için zihinsel düzey üzerinde çalışmamız lazım. Bu sebeple, ilk olarak, içsel dünyamıza, içsel değerlere daha fazla ilgi göstermemiz gerekiyor. Beyin denen o küçük alanda zihnin o engin içsel alanını keşfedebiliriz ama aslında bu içsel alan hakkında çok daha az şey biliyoruz. O zaman duyguları tahlil etmemiz gerekiyor. Güçlü duygular ortaya çıktığında, zihnin bir bölümüyle o duyguyu incelersek bunun daha sonra kademe kademe azaldığını görürüz. Öfkenin hüküm sürdüğü bir zihni izleme becerisine sahibiz; onu tahlil etmeye başladığımız anda yoğunluğu da azalır. Zihnin derinliklerine bakmak oldukça ilginç bir şeydir.