JINSA ve/veya 10 Nisan 2010 not'u?!
JINSA ve/veya 10 Nisan 2010 not'u?!"Ben Tanrı'nın cezasıyım. Eğer bir günah işlememiş olsaydınız, Tanrı sizi cezalandırmam için beni yollamazdı."Cengiz Han"Tarih; okuyana kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir kılavuzdur.”Jean-Jacques Rousseau“Tarih, coğrafyanın dördüncü boyutudur, ona zaman mana verir.”Hendrik Willem Van Loon...DURUM / VAZİYETERDOĞAN’IN VİLLASI YOKMUŞ:Gazetenizin 13 Ocak 2007 tarihli sayısında Necati Doğru imzalı köşe yazısının başlığında yer alan “Ofer ödemezse, başbakan villalarını satmalı” ifadesi doğruluğu araştırılmadan, hiçbir bilgi ve belgeye dayandırılmadan ileri sürülmüş gerçek dışı bir iddiadır. Sayın Başbakanın “villaları olduğu” iddiası doğru değildir. (Vatan / Necati Doğru / 14 Ocak 2007)(…)TÜRK TELEKOM’DA “RÜŞVET”İN BELGESİ:“Rüşvet’in belgesi mi olur pezevenk!” sözünü Civangate skandalının kahramanlarından Selim Edes’ten işitmiştik. “İddiaya göre Selim Edes, sahibi olduğu ESKA İnşaat aracılığıyla Emlakbank’a yaptığı inşaat ve sattığı arsanın bedeli olan 120 milyon doları tahsil etmek istedi. Ancak Genel Müdür Engin Civan, Edes’in talebini 3.5 milyon dolar rüşvet karşılığında yapacağını söyledi. Civan’a istediği rüşveti veren Edes, parasını alamayınca devreye Dündar Kılıç, Alaattin Çakıcı ve Uğur Kılıç girdi. Yapılan görüşmelerde sonuç alınamayınca Civan, Edes’in azmettirmesi sonucu Çakıcı’nın adamı olduğu belirtilen Davut Yıldız tarafından vuruldu. Böylece ‘Civangate’ olarak tarihimize geçen skandal da patlak verdi. Duruşmalarda Emlakbank’tan parasını alabilmek için Engin Civan’a 3.5 milyon dolar rüşvet vermek zorunda kaldığını söyleyen Edes, belge sorulması üzerine ‘Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk şeklinde’ konuşmuştu.” Eğer “kalmasın cihanda hiçbir şey nihan” diyorsanız sadece rüşvetin değil daha ne ihanetlerin belgesine, bilgisine ve deliline ulaşabilirsiniz. Yeter ki görmek, duymak ve anlamak isteyelim. Üç maymunları oynamayalım! Son zamanlarda peş peşe gelen haberler “memleketi satmanın belgelerini” gayet net bir şekilde ortaya koyuyor… Hatta buna “belgeler havada uçuşuyor” bile diyebiliriz. Hepimizin yakından bildiği gibi AKP hükümeti Türk Telecom’u özelleştirmişti. RTE’nin başında bulunduğu Hükümet 2005 yılında Telekom’un çoğunluk hisselerini Lübnanlı Öger Grubu’na 6,5 Milyar Dolara satmıştı. Gören duyan da Devletin Hazinesine 6,5 Milyar Dolar gireceğini düşünüyordu. O dönem Telekom altı aylık bilançosunda 2,2 katrilyon kar açıklamıştı.Yani yıllık karı 3,5 Milyar Doları buluyordu. Halbuki ödemeler 5 eşit taksitte ve 5 yıllık bir vadeyle yapılacaktı. Yıllık karı 3,5 Milyar Doları bulan bir kuruluşu alanlar yılda sadece 1,5 Milyar Dolar ödeyecekler geriye kalan 2 Milyar Doları ceplerine indireceklerdi. Yani çayın taşıyla çayın kuşunu vurmuşlardı. Nitekim Telekom’u alan firma daha ancak geçen Kasım ayının ortalarında ilk taksidi yaklaşık 1 milyar 310 milyon dolar olarak hesaplara yatırdı. 2007 yılı sonunda da 1 milyar 377 milyon dolar ödemede bulunacak. Ohh ne ala memleket! Ali Baba’nın çiftliği sanki! Böyle bir satış, böyle bir ihanet az bulunur! Peki bu ihanet “neyin karşılığında” yapılmıştır? Bu ihanet neyin karşılığında yapılmış olursa olsun bildiğimiz tek bir şey var ki; o da bu ihanet “karşılıksız” kalmamalıdır. Sırtına niteliksiz ve işbirlikçi yönetimlerce milyarlarca dolar borç kamburu yüklenmiş bir devletin, mazlum bir milletin, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yağmalayan ve yağmalatan bu haramilerden mutlaka hesap sorulmalıdır. Hesap sorulmalıdır; çünkü Portekiz’den gelen haberlere bakılırsa skandalın boyutları çok daha büyümektedir. “9 Ocak 2007 tarihinde ajanslara düşen haberlere göre PORTEKİZ’in hakim telekom ses taşıyıcısı Portugal Telekom (PT), Portekiz şirketler grubu Sonae’den 14 milyar dolarlık bir satın alma teklifi almıştı. Avrupa’nın en büyük satınalmalarından biri olmaya aday iki şirket arasındaki satınalma savaşının, bu hafta başlaması bekleniyor. Sonae’nin şirketi Sonaecom aracılığıyla yapılması planlanan satınalmada, PT Multimedia ve PT’nin kablolu bölümü için ayrı teklifler yer alacak. Geçen yıl Sonae’nin teklifini reddeden PT, üstelik Sonae’nin teklifini düşük ve finansmanını güvensiz bulmuştu.” 13 Milyonluk nüfusuyla;Türkiye’nin altıda biri büyüklüğündeki bir ülkenin Telekom’u 14 milyar dolarlık bir teklifi beğenmiyorsa Türk Telekom’un gerçek değerini varın siz hesap edin. SESAR olarak satış döneminde “insider” olarak içerden aldığımız bilgilerde hiç kimse Türk Telekom’un değerini 100 milyar dolardan aşağı telaffuz etmiyordu. Zaten bugün aynısını kurmaya kalksanız bu paralara altyapısını bile kuramazsınız. Üstelik Portekiz’de teklif verenler yabancılar da değil. Zaten AB üyesi hiçbir ülkede Telekom şirketleri yabancılara satılmış da değil. Türkiye’de ise Türkcell’in karmaşık hisse yapısı da göz önünde bulundurulduğunda telekomünikasyon alanında RTE sayesinde Türklerin elinde hiçbir şirket kalmamış durumda. Nitekim bunun farkında olan Türk(!) Telekom bugün itibariyle (15/01/2007) açıklamış olduğu Mart ayından geçerli yeni tarifeyle ”indirim” adı altında görüşme ücretlerine yüklü bir “bindirim” gerçekleştirmiş oldu. Şu an için zaten rakipsiz durumda olduğu şehir içi görüşmelere büyük oranda zam yaptı. ADSL hizmetleri konusunda da rakipsiz konumu dolayısıyla bu alanda da tüketicinin canına okuyacağından kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye’yi pazarlama meraklısı Başbakan RTE ise; “satın alan firmalar zam yapar” diye Elektrik Dağıtım Şirketlerinin özelleştirmelerini seçimlerden sonraya ertelemekle meşgul! H.G. Wells Dünya Tarihi’nde Amerikan kalkınmasını açıklarken bunu üç faktöre dayandırır. Birincisi, telgrafın icadı! İkincisi, demiryollarının inkişafı! Üçüncüsü, denizler ve nehirlerdeki gemi trafiği! Yani “haberleşme ve ulaştırma sektörlerinin gelişmesi bilginin akışını, hammadde ve malların yer değiştirmesini hızlandırdığı, ticaret ve sanayi için lojistik imkanları kolaylaştırdığı için ABD kalkınması ivme kazanmıştır” demektedir. Telekomünikasyon sektörünü ve limanları yabancılara peşkeş çeken RTE ve AKP Türkiye’nin kaderini “kendi kaderi ve siyasi emellerini birleştirdiği” sömürgecilerin insafına terk etmiştir. Aslında TAYYİP ve AKP bütün bunları yaparken farkında olmadan kendi “İP” ini de çekmektedir. Telekom’un telleri çoktan TAYYİP’ in boynuna dolanmıştır! İş sadece Alman köylüsünün söylediği gibi “Berlin’ de ki Hakimlere” kalmıştır. RTE ve AKP “ortada devlet yok ki!” deyip Türkiye’yi “köpeksiz köyde değneksiz dolaşabilecekleri” bir “otlak” zannetmektedirler! Boyunlarına dolanan “ilmiği” de “madalya” sanmaktadırlar! AD kavmi de “felaket bulutları” üzerlerine gelirken onları “rahmet bulutu” sanarak aptalca bir düşünceyle sevinç ve neşe içinde o bulutları karşılamaya çıkmışlardı! Başlarına gelecek felakete inanmıyorlar Hz.Hud’ a “Eğer doğru söylüyorsan, haydi, bizi korkuttuğun azabı getir de görelim” diyorlardı. Allah’ın onları diğer insanlara göre daha güçlü ve kuvvetli yaratmış olma avantajını O’na isyan ederek karşılık veriyorlardı. Boy ve kuvvetlerine, ellerindeki nimetlerin çokluğuna bakarak aldandılar.Güçleri dolayısıyla kibre kapıldılar. Zayıfları ezdiler. Bütün nimetleri veren Allahu Tealayı da çoktan unutmuşlardı.Kendilerinin ve bütün alemin bir yaratıcısı olduğu akıllarına bile gelmiyordu. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de Fussilet Suresi’nin 15. ayetinde mealen şöyle bildirilmektedir. “Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve; ‘Bizden daha kuvvetli kim var ki’ dediler.” Allah da onları gönderdiği bir rüzgarla saman çöpleri gibi havalara savurdu ve sonra da yerle bir etti. Reisleri Halcan da dahil hepsinin tacını tahtını başlarına geçirdi! Zalimler ve kibirlenenleri ibretlik birer harbeye çevirdi. RTE ve AKP’ yi de aynı akibet beklemektedir! Özelleştirme uygulamalarının İMF ve Dünya Bankası’nın Washington Mutabakatı’nın bir sonucu olarak yapıldığı bilinen bir gerçek. Bu politikalar sonucunda “direkt olarak” Türkiye’de 250 binden fazla insan işini kaybetti ve yoksullukla yüz yüze kaldı.Ülkenin yetişmiş beyinleri bilinçli olarak sistem dışına itildi.Türkiye’nin kendi teknolojisini üretmesinin bir şekilde önüne geçildi. Yangından mal kaçırırcasına ülkenin varlıkları yağmalandı. Nitekim “Ofer”lenen TÜPRAŞ’ın %14,76’lık hissesinin satışında da bunu açıkça gördük. Danıştay daha dün açıkladığı kararla; “kamuoyuna duyurulmadığı, aleniyet ilkesine ve rekabetin sağlanması esasına uygun davranılmadığı ve hisselerin satış fiyatında kamu yararına uygun davranılmadığı” gerekçelerine dayandırarak bu satışı iptal eden mahkemenin kararını onayladı ve satışı iptal etti. İstenirse buna benzer “memleketi satmakla” ilgili daha çok belgeler bulunur. Belediye Başkanı’nın açıklamalarına göre Didim’de İngilizlere satılan ev sayısı 12 bini bulmuş durumda. Şimdi de Akdeniz’in en güzel yerlerinden biri olan Çeşme’de İspanyol Modeli adı altında Danimarkalılar için 4 bin ev yapılıp satmaktan bahsediliyor. V-Kamp’ta ki bangulolar da kalmak ya da otel parası vermek Danimarkalılara ağır gelmiş olmalı. RTE ve AKP Türkiye’yi “bit pazarı”na düşürmüştür! RTE ve AKP sayesinde Türk Milleti giderek Küresel Senyörlerin “serfleri” ve “köleleri” durumuna düşmektedir. MİT Müsteşarı’nın açıkladığı gibi “Ulus Devletlerin sonu sadece dünyadaki trendler ve konjonktürün dalgalarıyla” gelmiyor. Asıl “düşman” daima en yakınınızda ki Brütüs ya da Lawrence’lerdir ve en büyük zararı onlar verir. Tıpkı RTE ve AKP iktidarı gibi. İnanmıyorsanız Fatih Sultan Mehmet’i dinleyin! Fetihten sonra Bizans imparatorlarının sarayını gezen Padişah, bir ara mahzene iner. Mahzende iniltiler duyunca ne olduğunu anlamak ister. Kapıları bir bir yoklar. Nihayet küçük bir taş odada zayıf, yaşlı bir papazla karşılaşıp sorar: “Bu ne haldir, sizi niye hapsettiler?” Papaz cevap verir: “Şevketlü Padişah, arz edeyim… Muhasara başlayınca İmparator Konstantin Dragazes bendenizi huzuruna çağırdı. Şehrin Osmanlılar tarafından alınıp alınamayacağını sordu. Şimdiye kadar okuduklarıma, öğrendiklerime ve Bizans’ta yaşananlara dayanarak bu kuşatmanın son olduğunu, şehrin elimizden çıkacağını ifade ettim. Çok kızdı. Beni hem dövdürdü, hem de buraya kapattırdı. O günden beri zindanda yaşamaktayım.” Fatih bir an düşündükten sonra sorar: “Peki bu şehr-i İstanbul gün olur bizim de elimizden çıkar mı?” Cevap düşündürücüdür: “Vakta ki içinizde fesat arta, insanınız kendi menfaatine ram ola, emvalini ( malını ) yabancılara satanlar çoğala ve yabancıdan medet umanlar ziyade ola, şehir sizden dahi çıka.” Fatih oracıkta diz çöküp ellerini açar: “Ya Rab! Dilerim böyleleri kahrına ve gazabına uğrasın!!!’’ Duydunuz mu RTE! Duydunuz mu AKP’liler! Hz. Muhammed (S.A.V)’in ve Fatih’in elleri yeddi ceddinizin yakasında. Saygılar (SESAR / 16 Ocak 2007)(…)TÜRKİYE’NİN EN İYİ BORSA TAHMİNCİSİ:25 Ocak’ta yaptığı açıklamada endeksin 48 bini aşacağını ileri süren Başbakan Erdoğan, hedefi tutturacağa benziyor. O tarihten bu yana yüzde 5 yükselen endeks, yüzde 11,3 daha çıkarsa 48 bin seviyesine ulaşılacak. “Borsa bazı sıkıntıların ardından yeniden artış eğilimine girdi ve toparlanmaya başladı. Endeks dün akşam itibari ile 42 bine kadar çıktı. İnanıyorum ki 48 bini aşacak bu ülke.” Bu sözler, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Erdoğan, 25 Ocak 2007’de Sermaye Piyasası Kurulu’nun 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen kokteylde bu sözleri dile getirirken, borsa ile ilgili söylemlerine 3 Şubat’ta da devam etti. Erdoğan, Vestel City’deki fabrikaların açılış töreninde yaptığı konuşmada, “Görev geldiğimizde endeks 10-11 bindi. 48 bini bulacak dedik, bakın 43 bini geçti, 48 bine doğru yola çıktı” açıklamasında bulundu. Endeks yüzde 11,3’lük bir yükseliş daha gerçekleştirirse, Erdoğan’ın 48 bin hedefi de yakalanmış olacak. Başbakan Erdoğan’ın borsa ile açıklamaları aslında bununla sınırlı değil. Zira Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alındığı zaman da Erdoğan Brüksel’de kendisine iletilen nota bakarak endeksin yükseldiğini dile getirmişti. Belki de Türkiye, borsa endeksi ile bu kadar ilgilenen bir başbakanla ilk defa karşılaşıyor. Başbakan’ın endeksin 48 bine yükseleceğini dile getirmesi ise ilginç bir süreçte gerçekleşti. Zira ABD Merkez Bankası’nın (FED) faiz ile ilgili kararı henüz netleşmemişti. Tabii ki Erdoğan’ın FED Başkanı Bernanke’den bu konuda bilgi alma ihtimali yok. Fakat, başbakanın, piyasadaki uzmanların bile, global likiditenin yönüne ilişkin net tahminler yapamadığı bu dönemde, bu kadar net konuşması çarpıcı. Gerek kendisi, gerekse Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın yabancı yatırımcılarla yaptığı görüşmelerden önemli sinyaller aldıkları görülüyor. Zira, geçen ay Unakıtan Londra’da, Erdoğan ise İstanbul’da yabancı yatırımcılarla bir araya gelmişti. İki seçimin yaşanacağı bu yıl Türkiye’ye ilginin devam etmesinde Başbakan ve hükümetinin uygulamaları da teşvik edici rol oynuyor. Yabancılara stopajın sıfırlanması ve mukimlik belgesi zorunluluğunun kaldırılması buna örnek gösterilebilir. Hükümette beşinci yılını yaşayan AKP’nin bu süre içerisinde gerek özelleştirmelerde, gerekse makro ekonomik verilerde elde ettiği başarılı sonuçlar Türkiye’ye ilginin sürmesinde önemli rol oynadı. Fakat, “ekonomik krizin sadece dolardaki yükseliş” olarak algılandığı bir ülkede, 5 yıllık iktidarı boyunca, dalgalanmalara rağmen, global risk alma iştahının azalmaması AKP için büyük şans. (Referans / Oktay Özdabakoğlu / 5 Şubat 2007)(…)PADİŞAHLAR DA RÜŞVET ALIRDI:Şeriatçı ve İslami kesim, Osmanlı dönemini övmeyi pek sever. Onlara göre Osmanlı, sütten çıkmış ak kaşık gibidir. Oysa rüşvet ve yolsuzluk bize Osmanlı’dan miras kalmıştır. Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun “Osmanlı Devleti’nde Rüşvet” adlı kitabında, III. Murat’ın rüşvet alan ilk padişah olduğu yazılıyor. Bu padişahın 100 bin dükaya (o zamanki Venedik parası) kadar rüşvet aldığı söylenir. Daha sonra padişah olan III. Mehmet’in de, beylerbeyine tayin için rüşvet aldığı iddialar arasında yer alıyor. 17. yüzyıldan itibaren ise rüşvet o kadar tabii bir hal aldı ki, tayinler için padişahtan sadrazama kadar verilecek rüşvetlerin listesi açıkça yazılıyordu. (Takvim / Şemsi Yücel / 4 Nisan 2006)(…)OSMANLI’DA RÜŞVET:Osmanlı İmparatorluğu”nda rüşvet 15.asır ortalarında başlamış ve bu asrın sonlarında kemalini bularak devam etmişti. Rüşvetin bazen de ismi değişir, hediye olurdu. Vükelâ ve ümera padişaha, maiyetleri de bunlara hediye (!) verirlerdi. Hediye alıp verilmesi bir zamanlar resmî âdet hükmüne bile girmişti; bayramlarda, sene başlarında verilenler gibi… Vaktiyle Kastamonu hükümdarları İsfendiyaroğulları sülalesinden olup Üçüncü Murat”ın musahibi bulunan Şemsi Paşa bir gün yalısına neşeli bir halde gelmiş. Sebebini soran yakınlarına: “Bugün padişaha büyük bir rüşvet kabul ettirdim. Bundan sonra bu lezzet kalır ve devam eder, bu suretle Osmanlı Devleti”nin intizamı karışır, ben de ecdadımın intikamını almış olurum” demiş. Tarih kitapları Üçüncü Murat’ı mal toplama ve hediye alma iştahı ile meşhur bir padişah olarak kaydettiklerine göre Şemsi Paşa’nın suikastında hayli muvaffak olduğu görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma dönemlerinde de hıdivlik ve beylik makamlarına geçenler payıtahta gelip padişaha kulluklarını arz ederler ve eskiden beri âdet olduğu gibi pek çok kıymetli hediyeler takdim ederlerdi. Ayrıca bunlar nazırlara ve Babıâli memurlarına, mabeyin halkına da para ve hediye dağıtırlardı. Meselâ bir sadrazama 750 kese, sözü nâfiz nazıralara 700 yahut 500, sonrakilere 400, 300, 200 kese sunarlardı. Kâtipler bile paylarını alırlardı. Sultan Mecid saltanatı sonlarında bu atiyelerin mühim ve büyük kısmı bir nizamname ile resmen kaldırılmıştı. Büyük Reşit Paşa kendisine gelen bir hediyeye derhal daha ağır bir hediye ile mukabele eder ve o da böylece hediye âdetini ortadan kaldırmaya çalışırdı. Fakat ne yazık ki bu halin devamı az sürdü… (Yeni Çağ / Muhiddin Nalbantoğlu / 14 Ağustos 2006)(…)EN ÇOK YOLSUZLUK İSLAM ÜLKELERİNDE:İslam Konferansı Örgütü’nün yolsuzlukla mücadele için Kuala Lumpur’da yapılan iki günlük toplantısında konuşan Malezya Başbakanı Abdullah Ahmet Bedevi, dünyanın en büyük yolsuzluklarının İslam ülkelerinde yapıldığını söyledi. Bedevi, “Yabancı yatırım istiyorsak, bu yolsuzluk imajından kurtulmamız gerekiyor” mesajını verdi. Malezya Başbakanı Abdullah Ahmet Bedevi, dünyanın en büyük yolsuzluklarının İslam ülkelerinde yapıldığını söyledi. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) toplantısının açılışında dönem başkanı olarak konuşan Bedevi, İslam ülkelerindeki yoksulluk ve kötü yönetimler nedeniyle yolsuzluğun büyüdüğünü ve bu sorunla mücadele etmenin zor olduğunu söyledi. Bedevi, ülkesinin başkenti Kuala Lumpur’da ilk kez yapılan İKÖ yolsuzlukla mücadele forumunda yaptığı açılış konuşmasında, Müslüman ülkelerinin karşı karşıya olduğu kalkınma sorunlarının çoğunun yoksulluk, kötü yönetimler ve sınırlı eğitim olanaklarından kaynaklandığına inandığını belirtti. Bedevi, “Yolsuzluğun algılanması söz konusu olduğunda İslam ülkelerinin grup olarak iyi not almaması beni derinden üzüyor. Müslüman ülkelerin şu an içinde bulunduğu durum, alarm verici ve üzücü” dedi. Malezya Başbakanı, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2005 raporunda, 158 ülke arasında en iyi sicile sahip Müslüman ülkenin ancak 29’uncu sırayı aldığını, son 10 sıradaki ülkelerin yarısından çoğunun da Müslüman ülkeler olduğunu hatırlatarak, bu ülkelerdeki mevcut durumun endişe ve üzüntü verici olduğunu ifade etti. İKÖ’ye üye 57 ülke arasında en çok yolsuzluk yaşanan ülke Çad. Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Müslüman ülkelerin en çok yolsuzluk yapılanlar arasında olmasının İslam’la ilgisi bulunmadığını, bu durumun gelir düzeyinden kaynaklandığını bildirmişti. Türkiye, bu yıl 159 ülkenin yer aldığı listede 77’nci sıradan 67’ye yükselmişti. İKÖ Genel Sekreteri Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu ise önceden hazırlanan ve forumda okunan konuşmasında çok uluslu şirketlerin Müslüman ülkelerde etik olmayan yöntemlerle iş yapmakla ve bu şirketleri yolsuzluğu körüklemekle suçladı. (Hürriyet / 29 Ağustos 2006)(…)BATIK BANKACILARI SEVİNDİREN HABER:‘Kültürlü hırsız’ olarak tarif ettiği hortumcuların davalarına bakan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın, 5. Ağır Ceza’ya tayin oldu. Hayyam Garipoğlu davasını 4 gün önce sonuçlandıran hakim, artık cinayet, gasp gibi davalara bakacak. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun sürpriz kararı ise yargıda tartışılıyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), kamuoyunun ‘hortumculuk’ olarak tarif ettiği suçlara bakan 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın’ı sürpriz bir şekilde görevden aldı. Etibank, Sümerbank, İmar Bankası gibi devleti milyarlarca dolar zarara uğratan bankaların sahiplerine verdiği cezalarla tanınan Akın, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına atandı. Tayinin, Hayyam Garipoğlu davasının sonuçlandırıldığı 29 Ocak tarihinden 4 gün sonraya denk gelmesi dikkat çekti. Dinç Bilgin, Yahya Murat Demirel, Bahattin Uzan gibi isimlere de mahkumiyet kararı veren hakim, kullandığı ‘kültürlü hırsızlık’ tanımıyla yargıya ilginç bir kavram kazandırmış, alanında birçok ilke imza atmıştı. HSYK’nın oyçokluğu ile aldığı atama kararında bakanlık bürokratının ‘görevde kalma’ yönünde oy kullandığı öğrenildi. Kararı eleştiren Yargıtay emekli savcısı Ahmet Gündel, “8. Ağır Ceza, bankalar konusunda ihtisas mahkemesi. Her davanın binlerce dosyası var. Başkan üç yıldır dosyalara vâkıf biri. Yeni başkanın dosyalara hakim olması için yıllar lazım. Kararı yadırgadım.” dedi. Akın’ın yerine Ertuğrul Tokalakoğlu getirildi. Türkiye, geçtiğimiz yıllarda da bir başka ihtisas mahkemesi hakiminin atamasını tartışmıştı. Bu isim Susurluk hakimi olarak bilinen Sedat Karagül’dü. Yetişmiş hakimlerin korunmasını isteyen Karagül, ‘atamalarda daha dikkatli davranılması gerektiğini’ söyledi. Banka suçlarına bakan ihtisas mahkemesi kurulmasında ilk adımı Adalet Bakanı Cemil Çiçek attı. HSYK’nın 25 Ocak 2004 tarihli kararıyla kurulan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi, o güne kadar farklı mahkemelerde görülen banka davalarını ele aldı. Mahkeme başkanlığına ise İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesi hakimi Mustafa Akın getirildi. Akın başkanlığındaki heyetin yoğun çalışması, kısa sürede olumlu sonuçlar verdi. Devleti milyarlarca dolar zarara uğratan bankacılar, hızlı bir yargılama sürecinde hapis cezalarına çarptırıldı. Akın başkanlığındaki 8. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, üç yılda yüzlerce klasörden oluşan Etibank, İmar Bankası, Toprakbank, Sümerbank, Bank Kapital, Yurtbank gibi davaları karara bağladı. Mahkemede halen Mustafa Süzer’in sanık olarak yargılandığı Kent Bank, İktisat Bankası ve Yurtbank gibi davalar görülüyor. 8. Ağır Ceza Mahkemesi, alışılmışın dışında yargılama yaptı. Sanıkların savunmalarına geniş zaman ayırılırken, duruşma günleri bir hafta gibi kısa sürelere verilerek yargının hızlanması sağlandı. Buna en son örnek 1 Şubat 2006’da hakim karşısına çıkan Ali Avni Balkaner davasında yaşandı. Bir sonraki duruşma günü 8 Şubat 2006 tarihine verildi.Mahkeme heyetinin gerekçeli kararlarında ilginç tanımlama ve cümleler yer aldı. Hayyam Garipoğlu’nu ‘kültürlü hırsız’ olarak tanımladı. Sümerbank kararında alışılmadık ifadeler yer aldı: “Hırsızlık suçunu işleyen sanığın suça konu eşyayı veya eşyaya muadil bir değeri sahibine iade etmesi veya sahibi ile anlaşması nasıl hırsızlık suçunu ortadan kaldırmıyorsa, Garipoğlu Grubu’nun TMSF ile anlaşmış olması da hükme esas suçları ortadan kaldırmayacaktır.” Üç yılda alınan kararlar: Sümerbank’ın sahibi Hayyam Garipoğlu, “bankayı aracı kılmak suretiyle dolandırıcılık” ve ‘ihtilasen zimmet’ suçlarından toplam 16 yıl 7 ay 8 gün hapis cezasına çarptırıldı. Etibank’ın sahibi Dinç Bilgin 14 yıl hapis cezası ve 499 milyon 977 bin YTL de para cezasına çarptırılmıştı. Ancak, Yargıtay’ın bozma kararından sonra yargılama başka mahkemede sürüyor. Aynı davada Cavit Çağlar ise, “nitelikli dolandırıcılık” suçundan tekrar 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. İmar Bankası davasında Bahattin Uzan ve merkez Yatırım AŞ’nin genel müdürü Mustafa Akar ‘ihtilasen ve zincirleme zimmetten’ 15 yıl 6 ay 20’şer gün hapis ve 19 milyar 426 milyon 377 bin 822 YTL adli para cezasına mahkum edildi. Toprakbank’ın sahibi Halis Toprak, “gerçek dışı muhasebeleştirme suçundan” 2 yıl 6 ay ve 7.500 YTL ağır para cezasına çarptırıldı.Bank Kapital’in sahibi Mahmut Ceylan, ‘zimmet’ ve ‘Bankalar Kanunu’na muhalefet’ suçlarından toplam 12 yıl 3 ay 23 gün hapis cezası ile 103 milyon 512 bin YTL adli para cezasına çarptırıldı. Yahya Murat Demirel’e ‘dolandırıcılık’ suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi. Mustafa Akın’ın görevden alınmasını değerlendiren İçişleri eski Bakanı Sadettin Tantan, 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yolsuzluklarla mücadele ettiğini söyledi. Etibank dosyasının da bu yolsuzluk davalarından biri olduğunu ve üniversitelerde okutulması gerektiğini belirten Tantan, bu dava Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülürken hakimleri etkilemeye çalışan kimselerin olduğunu; ancak başarıya ulaşamadıklarını öne sürdü. Akın’ın, verdiği kararlar nedeniyle görevden alındığını ifade eden Tantan, “Burada derin çıkar devleti var. Görevden alma derin çıkar devletinin gerçek kimliğini yansıtmaktadır.” dedi. Tantan, siyasetçilerin bunu izlemeyip müdahale etmesi gerektiğini bildirdi. (Zaman / 4 Şubat 2007)(…)ARTIK HÜKÜMETLERİ “CD”LER SALLAYACAK:2004’te yargıç Renaud Van Ruymbeke’e ulaştırılan basit bir CD-ROM, iki yıl içinde Fransa’da Başbakan Dominique de Villepin hükümetini tehdit eden bir silaha dönüştü. İmzasız ihbar mektubu niteliğindeki CD, Fransa’nın 1991’de Tayvan’a yaptığı 2.8 milyar dolarlık firkateyn satışından siyasi yelpazenin sağında ve solunda önde gelen bazı politikacıların rüşvet aldığını ve bunu Lüksemburg’daki finans kuruluşu Clearstream’de açtıkları gizli hesaplarda tuttuklarını ileri sürüyordu. Yargıç Ruymbeke hemen soruşturdu ve bir yıl içinde imzasız CD’deki iddiaların gerçek olmadığını gördü. Sıra CD’yi kimin gönderdiğini ortaya çıkarmaya gelmişti. Çünkü rüşvet almakla suçlananlar arasında şimdiki İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy ve eski Maliye Bakanı sosyalist Dominique Strauss Kahn’ın adları da yer alıyordu. İki siyasetçinin de 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olması bekleniyor. Hükümet ve Başbakan De Villepin’i sarsan gelişmeler ise bundan sonra meydana geldi. Başbakan De Villepin’in müfettişlere Sarkozy’nin rüşvet olayına bulaşıp bulaşmadığını araştırmalarını söylediği, iddianın asılsız olduğunu öğrenmesine karşın rakibini karalamak için soruşturmayı durdurmadığı ileri sürülmeye başlandı. Sarkozy ve Strauss Kahn, “iftiracının” bulunması için yargıya suç duyurusu yaparken, bunun siyasi rakiplerinin bir komplosu olabileceği imasında bulundular. Le Monde gazetesi, eski istihbaratçı General Philippe Rondot’nun polise verdiği 20 sayfalık şok ifadeyi ele geçirdiğini belirterek, Rondot’nun burada “Sarkozy’yi araştırma emrini Cumhurbaşkanı Chirac’ın isteğiyle Başbakan De Villepin verdi” dediğini öne sürdü. Le Monde ve Le Figaro’daki iddialara göre Rondot, De Villepin ile 9 Ocak 2004’te görüştüğünü ve De Villepin’in Sarkozy’nin soruşturulmasını istediğini polise anlattı. CD’deki iddialar süreç içinde karmaşık bir komploya dönüşme sinyali verirken, polis Savunma Bakanı Michele Alliot Marie’nin ofisini bastı, belgelere el koydu. Cumhurbaşkanı Chirac ile Başbakan De Villepin yaptıkları açıklamalarda, Sarkozy ve öteki siyasileri kasten temize çıkarmamakla ilgili suçlamaları kesin dille reddederken, polisin Fransa tarihinde görülmemiş bir şekilde Başbakan De Villepin’in ofisini de arayabileceği ve bunun da ilk iş sözleşmesi dolayısıyla itibarı iyice zedelenen De Villepin’e nihai bir darbe olacağı söyleniyor. (Hürriyet / Sabetay Varol / 3 Mayıs 2006)(…)TONLARCA DOLARA NE OLDU:Irak’ın işgalinin ardından yeniden yapılanma için Bağdat’a uçaklarla yollanan 360 ton ağırlığındaki banknotların 9 milyar dolarının kaybolması, tarihin en büyük yolsuzluk skandallarından birine dönüşmeye aday. Kaybolan bu paranın hesabı şimdi Kongre’de, bir zamanlar kahraman ilan edilen geçici yönetimin başkanı Paul Bremer’a soruluyor. ABD işgalinin hemen ardından Irak’ı yöneten Geçici Koalisyon İdaresi’nin (CPA) başkanı olan Paul Bremer, Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde kaybolan yaklaşık 9 milyar doların hesabını Amerikan Temsilciler Meclisi’nde veriyor. Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Henry A. Waxman, “2003 Mayıs ile 2004 Haziran’ı arasında Bağdat’a askeri kargo uçaklarıyla 12 milyar dolar nakit taşındı. Aklı olan hangi adam savaş bölgesine 360 ton nakit yollar? Ama sizin yönetiminiz bunu yaptı” dedi. Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisi’nde 5 saat boyunca sorgulanan Bremer, ilk ifadesinde, bu parayı memur ve emekli maaşlarının ödenmesi için Irak maliye bakanının istediğini söyledi. Bremer, savaş ortamında bu paranın sağlıklı bir şekilde muhasebesinin tutulamayacağını savundu. Iraklılara ait olduğu belirtilen söz konusu para, Irak’ın petrol gelirleri, BM’nin yürüttüğü gıda karşılığı petrol programı ve Saddam Hüseyin rejiminden kalma dondurulmuş hesaplara dayanıyor. Toplam ağırlığı 360 ton gelen banknotların askeri uçaklara yüklenerek Bağdat’a taşınmış olması akıllara durgunluk veriyor. Öte yandan Irak’ın yeniden yapılandırılması için ayrılan bütçenin denetlenmesinden sorumlu üç Amerikalı subay ile Amerikalı bir müteahhit, milyonlarca doları zimmetlerine geçirdikleri gerekçesiyle resmen suçlandı. New Jersey’de görülen davada, üç subayın, 2003-2004 yıllarında görevlerini kötüye kullanarak bir müteahhit ile anlaştıkları, ihaleyle verilmesi gereken işleri doğrudan müteahhite havale ederek en az 8 milyon doları zimmetlerine geçirdikleri iddia ediliyor. Bir albay ve iki yarbayın, bu parayı lüks arabalar ve mücevherlere yatırdıkları belirlendi. (Hürriyet / 8 Şubat 2007)(…)İSTİHBARAT FİYASKOLARI:ABD ve İngiltere’nin Irak savaşına neden olarak öne sürdüğü kitle imha silahlarının hala izine rastlanmaması, Truva’dan Bağdat’a istihbarat alanındaki başarısızlıkları gündeme taşıdı. BBC’nin internet sitesinde yer alan Paul Reynolds imzalı bir yazıda, Truva’yı içten vuran tahta attan, Stalin’in Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni istilaya kalkışacağına inanmamasına, ABD’de Pearl Harbor ve 11 Eylül saldırılarının durdurulamamasına kadar tarihte önemli bir dizi istihbarat hatası ele alınıyor. Irak’la ilgili istihbarat sorunlarının tarihte dikkate değer istihbarat hataları içinde önemli bir yeri olacağı vurgulanan yazıda Reynolds, istihbarat başarısızlıklarını bir dizi başlık altında inceliyor.ABARTI: Abartılı bilgiye dayalı bir kararın yanlış sonuçlara yol açacağına dikkat çekilen yazıda, soğuk savaşın önemli krizlerinden ”Ryan operasyonu” hatırlatılıyor. Roland Reagan’ın ABD başkanı olduğu 1980’lerde bu operasyon, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı bir füze saldırısı başlatabileceği korkusu üzerine kurulmuştu. Rusça ”Nükleer füze saldırısı”nın kısaltması olan Ryan adı verilen operasyonda, dünyanın her köşesindeki KGB ajanlarından normal dışı askeri faaliyetlere dair işaretleri araştırmaları ve bulmaları istenmişti.KENDİNE AŞIRI GÜVEN: Reynold’a göre, bu durumun en klasik örneği Ekim 1973’teki Yom Kippur savaşı. İsrail’in Mısır’ın savaşı kazanamayacağı ve çok kısa süreli olacağı öngörüsüyle başlayan savaş, umulduğu gibi olmadı ve Mısır için diplomatik zafere dönüştü. İsrail soruşturma komisyonunun ağır eleştirilerinin ardından Başbakan Golda Meir istifa etti.KENDİNİ BEĞENME: Düşmanın bir şeyler yapabileceğinin bilindiği, ancak zamanın ve ne olacağının bilinmediği halde ortaya çıkan bu duruma, 1982 Falkland Savaşı örnek veriliyor. Arjantin’deki askeri yönetimin Falkland üzerinde egemenlik kurmak istediğinin bilindiği, Arjantin ve İngiltere arasında 1982 başlarında müzakereler başladığı zaman bile İngiltere’nin: Reynolds’un ”İstihbaratın hemen hemen olmadığı durumlarda olayların insafına kalırsınız” dediği bu başlıkta, 1941 Pearl Harbor baskını yer alıyor. 1941’de Japonya’nın ABD’ye yönelmiş saldırganlığına ilişkin işaretler olduğu, ancak üst düzeydeki hiç kimsenin Pearl Harbor’a bir saldırıyı beklemediği hatırlatılıyor. Japon uçaklarının yaklaştığına ilişkin radar verileri olmasına karşın, bunları saldırı olarak yorumlayacak kimse ya da Japon savaş uçaklarını püskürtecek bir hazırlık olmadığı belirtiliyor. (AA)(…)DİNK, SUİKASTE KURBAN GİDEN 62’NCİ GAZETECİ:Hasan Fehmi Bey’in 1909’da öldürülmesinin ardından Türkiye’de suikasta kurban verilen 62. gazeteci Hrant Dink oldu. Gazeteci yazar Ahmet Taner Kışlalı’nın 1999’da öldürülmesinin ardından Türkiye bir gazeteci suikastı ile daha sarsıldı. Kışlalı cinayetinden 8 yıl sonra bir gazeteci daha suikasta kurban verildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin verdiği listeye göre, Türkiye’de 1909 yılında öldürülen Hasan Fehmi Bey’den beri 61 gazeteci cinayeti işlenmişti. Hrant Dink listeye eklenen 62. gazeteci oldu. İşlendiği dönemde Türkiye’yi sarsan gazeteci cinayetlerinden bazıları şöyle: Abdi İpekçi (1979), Ümit Kaftancıoğlu (1980), Sami Başaran (1989), Çetin Emeç (1990), Musa Anter (1992), Uğur Mumcu (1993), Metin Göktepe (1996), Kutlu Adalı (1996), Ahmet Taner Kışlalı (1999), Hrant Dink (2007). (Anka / Hürriyet / 19 Ocak 2007)(…)TEHCİRİN MİMARLARI:Hele şükür! Ermeni iddialarına karşı Türkiye nihayet cesur bir adım atmaya hazırlanıyor. Sızan haberler doğruysa Batı’nın itibar etmediği sempozyumlarda nefes tüketmek yerine artık uluslararası platformlarda dişe diş mücadele verilecek. Hatta konuyu La Haye’deki Uluslararası Sürekli Hakemlik Mahkemesi’ne taşımanın bile göze alındığı belirtiliyor. Yürekten destekliyoruz. Eskiden sadece Nisan ayının bir bölümünde canımızı sıkan iddiaların artık yılın hergünü gündemimizi işgal etmesine son vermenin başka yolu yok. Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Christoph K. Neumann’ın ifadesiyle toplumumuzu bu “Ele avuca sığmayan travma”nın tutsaklığından kurtarmanın başka çaresi yok. Soykırım iddialarını tanıyan ülkeler zincirine her yıl yeni halkalar eklenmesinin beslediği “Uluslararası komplo” korkularının toplumsal tahribatını durdurmanın başka formülü yok. Ve en önemlisi, Batı’yı o trajik dönemde sorumluluğuyla yüzleştirmenin daha etkili bir çözümü yok. Çünkü, Batı ülkelerinin soykırım iddialarını tanımak için sıraya girmelerinin ardında, vicdan azaplarının dayanılmaz ağırlığının ciddi bir payı bulunuyor. Ama Türkiye bugüne kadar sorunun bu yönünün üstüne gitmedi, gidemedi. Batı’nın utancını, ikiyüzlülüğünü haykıramadı. “Bir şeyler çıkabileceği” korkusuyla deşemedi. Artık deşme zamanı. Altından ne çıkarsa çıksın. Tehcirin mimarları: Deşilmeli ki, 1915’lerde “Tehcir”i hangi ülkelerin onayladığını, hangilerinin teşvik ettiğini, hangilerinin yardım ettiğini dünya öğrensin. 93 Harbi ardından Rusya ile 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nı ve o anlaşmanın sonuçlarından ürken Avrupa’nın (İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya) baskısıyla yapılan Berlin Antlaşması’nı öğrensin: Osmanlı, Ayastafanos Antlaşması’nda “Ermenistan’da ıslahat” taahhüdünde bulunmuştu. Ancak bu antlaşmayla Rusya’nın Balkanlar’ın hakimi durumuna gelmesinden paniğe kapılan Avrupalılar, Berlin’de bazı hükümleri yumuşattılar. Bunun yanı sıra İngiltere, “Ermenistan’da ıslahat” koşulunu hafifletti ve karşılığında Kıbrıs’ı aldı! Bu güvence sayesinde Sadrazam Küçük Mehmet Sait Paşa ertesi yıl, “Biz ve İngilizler anlaştık; bundan böyle kim Ermeni lafını ağzına almaya kalkarsa çenesini kıracağız” diyecekti. Bitmedi; dünya İttihat ve Terakki yönetimine “Tehcir”i kimlerin önerdiğini de öğrensin: 1913-1916 arasında İstanbul’da ABD Büyükelçisi olan Henri Mongenthau, “Bu fikir Almanlar’dan çıktı” diye yazacaktı anılarında. O dönemde Osmanlı genelkurmayında görevli Almanlar’dan General Bronsart Von Schellendorf imzaladığı bir emirnamede, “Doğu Anadolu’daki Ermeniler’in sürülmesini” istemişti. Sürülenleri Suriye’de karşılayanların başında da bir başka Alman komutan, Wolffskeel von Reichenberg bulunuyordu. Daha Kurtuluş Savaşı sırasında Fransızlar’ın Çukurova’da Ermeniler’i kışkırtması ve himayesi altında küçük bir “Ermenistan” kurması var. Daha Sevr Antlaşması hazırlanırken çevrilen dolaplar var. Kitlelerin ayaklandırılıp daha sonra kaderlerine terkedilmesi var. Merhum İsmail Cem’in son günlerinde okuduğu Kanadalı tarihçi Margaret MacMillan’ın “Paris 1919 Barış Mimarları Lloyd George, Clemenceau ve Wilson Dünya Haritasını Nasıl Yeniden Çizdiler” adlı kapsamlı araştırmasında, bu konuda son derece çarpıcı örnekler yer alıyor. Deşilsin ki, Anadolu halklarının nasıl emperyalist amaçlar ve hesaplar için acımasızca birbirine kırdırıldığı ortaya çıksın. Batı’yı günahlarıyla yüzleştirme zamanı geldi. (Sabah / Erdal Şafak / 26 Ocak 2007)(…)TEHCİR NEDİR; SOYKIRIM ANLAMI TAŞIR MI:Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, “bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration)” manasını taşır; bir “sürgün”, bir “deportation” manası yoktur. Bununla birlikte; “Tehcir Kanunu” diye adlandırılan kanunun adı da aslında “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun”dur. Bu kanuna dayanılarak gerçekleştirilen yer değiştirme uygulamasının anlatımında kullanılan “tenkil (nakletme)” tabiri de batı dillerinde “sürgün” anlamına gelen “deportation”, “exile” veya “proscription” gibi terimlere karşılık değildir. Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa’nın başlattığı, Hükümet ve Meclis’in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir. Gerçekleştirildiği 1915’ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul’un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı imâ edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır. Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmemeye ne gerek vardı? Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti’nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı devletinin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir. Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, dünyanın en başarılı sevk ve iskan hareketidir ve hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini gütmemiştir. (KAYNAK: Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf; Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915), TTK Yayını, Ankara 2001 / www.ermenisorunu.gen.tr)(…)JINSA KARDEŞLİĞİ:Dünya yeni düzeninin kuruculuğuna Türkiye’den aday olan ARI dernekçileri, yakın geleceğin liderleri olduklarını kanıtlayacak engin ufuklara sahiptirler. Bir yandan IRI’den aldıkları dolarlı destekle Türkiye gençliğine siyasete katılım öğretirken öte yandan ABD’de dolaşmaktan kendilerini alamazlar. Bu dernekçilerin ufuk enginliği, IASPS (Institute for Advance Strategic and Political Studies / İleri Stratejiler ve Siyasi İncelemeler Enstitüsü)’den Paul Michael Wihbey ile “Baku-Ceyhan boru hattı ve Ortadoğu politikaları” üzerine görüşme yaptıracak denli ‘Hazar Havzası’ boyutludur. ARI dernekçileri, ABD’de Türk Dışişlerine katkıyı olanca güçleriyle artırmaya çabalamaktadırlar. “Musevi lobisinin önde gelen kuruluşları olan ve Ortadoğu Politikaları’nda Türkiye’ye verdikleri büyük destekle tanınan” diye niteledikleri, AIPAC, JINSA, B’nai B’rith örgütleriyle 2000’de toplantılar yapmıilardoı. Büyük övünçle tanıttıkları Yahudi örgütleriyle, “Türkiye’nin İsrail ve ABD ile oluşturduğu güç birliği üzerine” konuşmuşlardı. İşte bu toplantılardan birinde sözünü ettikleri, Musevilerin Ortadoğu’da Türkiye’ye verdiği “büyük desteğin” ve “ABD, Türkiye ve İsrail arasındaki güçbirliği”nin içeriğini merak etmemek olanaksız. Hele bu kuruluşları yöneten Musevilerin, ABD’nin askeri kurumları ve dışişleri istihbarat görevlilerinden oluştuğu düşünülürse, bu merak daha da büyüyor. Yeri gelmişken Yahudi örgütlerinin en önemlilerinden JINSA’yı da biraz tanıyalım: JINSA (Jewish Institute for National Security Affairs / Milli Güvenlik İşleri Yahudi Enstitüsü): 1973 Arap-İsrail (Yomkipur) savaşından sonra, Washington’da kuruldu. 17.000 destekçisi bulunan JINSA, “Amerikanın savunma ve dışişleri birimlerini İsrail’in Akdeniz ve Ortadoğu’daki demokratik çıkarlarını korumaktaki önemini bildirmek” gibi bir görev üstlendiğini açıklamaktadır. Bu açıklamanın dolaylı söylemini bir yana bırakırsak, JINSA, İsrail’in Akdeniz ve Ortadoğu’da ABD çıkarlarının bir ileri karakolu olduğunun unutulmaması için ABD askeri ve diplomatik kurumlarında etkinlik gösterdiğini belirtmektedir. JINSA’nın danışma kurulunda görev yapan kişilerin kimliği bile bu işin sıradan bir düşünce yayma işini aştığını göstermektedir. Danışmanlar arasında, ABD Hava Kuvvetleri’nden 8, Deniz Kuvvetleri’nden 6, Deniz Piyadeleri’nden 3, Kara Kuvvetleri’nden 7 emekli general bulunmaktadır. Askerlerin yanı sıra ABD Dışişleri’nin eski operatörlerinden “karanlıklar prensi” sanına layık Richard Perle, Reagan’ın saldırgan poltikalarının mimarlarından ve IRI kurucularından Jeanne J. Kirkpatrick ile bazı eski istihbaratçılar yer almaktadır. Bu danışmanlara bakıldıkta, JINSA için, İsrail’in ABD’deki savunma ve dışişleri merkezi dense yeridir. JINSA, Amerika federal hükümetinde bazen çoğunluğu sağlayıcı, bazen da çoğunluğa yakın İsrail yanlısı Musevi kökenli bakan, bakan yardımcısı ve müsteşarla yakın ilişkide bulunabilmektedir. Örneğin, 2001 yılında Savunma Bakan yardımcılığı görevine getirilen Paul Wolfowitz, İsrail ordusunun 2002’de Filistin’e girerek yıkım işine başlamasının ardından, İsrail aleyhinde esen havayı dağıtmak üzere Capitol Hill (ABD Federal Meclis Binası)’e yürüyen Amerikan Yahudilerine karşı yaptığı konuşmada “Başkan ve biz sizinle beraberiz,” diyecek denli açık davranabilmiştir. Türkiye, Wolfowitz’i yakından tanımaktadır. Wolfowitz, 2001 yılında Yahudi örgütü WINEP’de yapılan “Özal’ı anma toplantısı”nda Kemal Derviş’le yakın arkadaşlıklarını ve Derviş’in “iyi bir memur olduğunu ilan etmişti. Wolfowitz T.C. devletinin Irak’a müdahalede ABD’ye yardımcı olması için yoğun çaba göstermiş ve hatta Koçların evinde, Kemal Derviş, Mehmet Ali Bayar gibi yeni siyasi yıldızların katıldığı özel yemeklerde buluşmuştu. JINSA, onun bu hizmetlerinden mutlu olmalı ki, onu “JINSA 2002 Jackson” ödülü törenine onur konuğu olarak çağırmıştır. Akıllı adamlardır JINSA’cılar. (www.tanyeri.net)(…)JINSA EKİBİ:“Irak’a saldırı’nın başını kim çekiyor peki? Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Condoleeza Rice. Bunlar, ‘en üst düzeydeki’ saldırı yandaşları. Ama buzdağının altı daha zengin ve ilginç. Orada çeşitli ‘lobiler’ var. Lobilerin başında İsrail sağı, Likud yanlısı ve Amerikan silah sanayii ile yakın ilişkileri bulunan JINSA ekibi geliyor. JINSA, Jewish Institute for Security Affairs (Güvenlik Meseleleri İçin Yahudi Enstitüsü). Bunlar, ‘silah lobisi’yle, Lockheed, Northrop, General Dynamics, İsrail askeri endüstrileri vs. ile sıkı ilişkilerdeler… JINSA’nın ‘temel ilkesi’ şu: ‘Amerika ile İsrail’in güvenliği bölünemez’; yani aynı şey… JINSA’nın amacı sadece Irak’ta Saddam rejiminin yıkılması değil; ‘total savaş’ mantığı ile S.Arabistan, Suriye ve Mısır ve bu arada İran rejimlerinin de yıkılmasından ve buralara ‘demokrasi’ getirilmesinden yanalar… Yani, ‘İsrail’in en aşırı kesimleri’yle aynı ‘dalga boyu’nda olan Amerikan Yahudileri’nin bir bölümü, şu dönemde ‘Washington şahinleri’ni oluşturuyor.” (Yeni Şafak / Cengiz Çandar / 3 Eylül 2002)(…)AKP, ÇEVİK BİR VE JINSA ÖDÜLLERİ:İki gün önceki Vakit’in “Arşiv” sahifesinde, eski İçişleri Bakanı Meral Akşener’le yapılan bir röportaj vardı. “TAYYİP ERDOĞAN’I DA İSRAİL’E MEŞHUR ÇEVİK BİR PAZARLAMIŞ” başlığıyla verilen röportajda Meral Akşener, eski Genelkurmay İkinci Başkanı, emekli Orgeneral Çevik Bir hakkında şunları söylüyor: “AKP’nin İsrail ve Amerika’daki Yahudi lobisiyle iletişimini sağlayan bir danışman olarak karşımızda.” Akşener, “Bir, AKP’nin resmî danışmanı mı peki?” şeklindeki soruya, “Resmî, gayr-i resmî bilemem” cevabını veriyor. AKP Grup Başkanvekili Sayın Salih Kapusuz ise “Başbakanlık’ta böyle bir görev verilmiş olsa, bilinir, duyulurdu. Yok böyle bir şey” diyerek Akşener’in sözlerini reddediyor. Sayın Nasuhi Güngör’ün “YENİLİKÇİ HAREKET” isimli kitabında bu meselelerle alâkalı bilgiler vardı. Bilgimizi tazelemek için oraya baktık. Nasuhi Bey şunları yazmış: “Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, Birinci Ordu Komutanı olan Çevik Bir’le zaman zaman protokol düzeyinde bir araya geliyordu.” “….. Bir’in asıl görüşme trafiği emekli olduktan sonra başladı. ABD’nin önemli Yahudi kuruluşu JİNSA, Çevik Bir’e, Türkiye-İsrail ilişkilerine katkılarından dolayı ödül verdi. (S. 92) “28 Şubat’ın önde gelen ismi Orgeneral Çevik Bir ve ANAP lideri Mesut Yılmaz, JİNSA’dan liderlik ödülü alanlar arasında yer alıyor. Ancak burada dikkat çekici olan, verilen bu ödüllerin daha çok Yahudiler lehine üretilen politikalarla ilgili olması.” (S. 149) (Ödül verme cömerti olan ABD Yahudileri, sayın Başbakan’a da “Cesaret Ödülü” vermişlerdi.) “İşte bu ilginç isimle (Çevik Bir’le) ilgili, çarpıcı bir iddia daha vardı. Bir, cezaevinden çıkan Erdoğan’la bir araya gelmiş ve hayli sıcak bir görüşme yapmıştı. Bir’le Erdoğan’ın, ‘program çakışması’ yüzünden bir kere de ABD’de bir araya geldikleri iddiasını ise taraflar (Erdoğan ve Bir) sessizlikle karşıladılar. İddiaya göre, her iki isim de ABD’de Jewish Committe’nin (Yahudi komitesi) konuğu olmuştu.” (S. 92) “JİNSA, İsrail’in, daha geniş anlamıyla Yahudilerin dünyadaki çıkarlarını korumak ve özellikle de güvenlik konusunda politikalar üreten bir kuruluş… JİNSA, iç içe geçmiş bir CIA-MOSSAD yapılanmasıdır.” S. 148 Değerli okuyucular! ABD’liler, bilhassa ABD’deki Yahudi lobisi, bir ülkede sivrilen kimselere karşı kayıtsız kalmıyor ve onları yakın takibe alıp temasa geçiyor. 28 Ocak 2002 tarihli Vakit’te, bu noktaya dikkat çeken, “Tayyip Erdoğan’a ABD’de büyük ilgi” başlıklı mühim bir haber yayınlanmıştı. Haber, Dünya Ekonomik Forumu (DAVOS) toplantısıyla ilgiliydi. Her sene İsviçre’nin DAVOS şehrinde yapılan “DAVOS zirvesi” 2002’de ABD’de yapılmıştı. Bu toplantıya Türkiye’den sadece üç kişi davet edilmişti ve bu üç isimden biri, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’dı. Haberde, “CIA’dan ERDOĞAN’A YAKIN TAKİP” ara başlığı altında şöyle deniliyordu: “…Bu arada; Erdoğan’ın ABD temaslarını, İstanbul doğumlu bir Musevi olan ve çok iyi Türkçe konuşan Henry J. Barkley yakından izliyor. Barkley, CIA’nın Türkiye ve Ortadoğu sorumlusu Graham Fuller’in yakın arkadaşı olarak biliniyor. Clinton döneminin Beyaz Saray danışmanlarından olan Barkley, halen danışmanlık görevini sürdürüyor.” Haberin devamı şöyle: “Öte yandan, Recep Tayyip Erdoğan’ın yarın Yahudi lobisiyle yemekte bir araya gelmesi de bekleniyor. Erdoğan’ın, DAVOS toplantıları başlamadan 5 gün önce ABD’ye gitmesi dikkat çekiyor. Bu arada; DAVOS toplantılarına bu yıl Erdoğan’ın yanı sıra, Türkiye’den iki isim daha davet edildi: Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem… Her iki ismin de Sabataist kökenli olmaları dikkat çekiyor. Cem ve Derviş’in, 30 Ocak’ta ABD’ye uçmaları bekleniyor.” İsmail Cem zaten Dışişleri Bakanı idi. Kemal Derviş ise ABD’ye gitmekle bir nevi köyüne gitmiş oluyordu. Öyleyse, ABD’lilerin DAVOS davetiyle asıl hedefleri, sadece Erdoğan mıydı? (MyTurkport / Ali Eren)(…)JINSA’CI WOLFOWITZ’DEN RTE’YE DESTEK:Türkiye’nin ekonomik kalkınma hikayesini önemli bir başarı öyküsü olarak tanımlayan Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz, güçlü ekonomisiyle bölgedeki ülkelere çok iyi bir örnek olduğunu ifade etti. Wolfowitz, Türkiye’nin bölgesinde istikrar ve gelişmeye katkıda bulunan çok önemli bir ülke olduğunu vurgulayarak, “Biz, Dünya Bankası olarak Türkiye ile ortak çalışmaktan ve Türkiye’nin kalkınma faaliyetlerine destek olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz” diye konuştu. Türkiye’yi ilk ziyaretinden bu yana 30 yılı aşkın bir süre geçtiğini kaydeden Wolfowitz, Türkiye’ye birçok defa geldiğini, ancak Dünya Bankası Başkanı olarak bunun ilk ziyareti olduğunu söyledi. Türkiye’nin çok zorlu süreçlerden geçtiğini anlatan Wolfowitz, şöyle devam etti: “Türkiye’nin özellikle 2001 yılındaki mali krizden sonraki gelişmeler ve zorlukların üstesinden gelişi çok etkileyiciydi. Türkiye’nin bu kriz sonrası toparlanma dönemi pek çok kritere bağlıydı. Uygulanan ekonomik politikalar, makro ekonomik istikrar, yapısal reformlar, bütün bunların neticesinde dış yatırımların Türkiye’ye yoğun bir şekilde kayması özellikle son 2 yılda gözlendi. Bu makro ekonomik istikrarı muhafaza edebilmek tabii ki ekonomik ve yapısal tedbirlere devam edilmesiyle olacaktır. Ama bundan daha da önemlisi, Türkiye’nin daha fazla iyi nitelikli iş yaratabilmesidir. Özellikle artan sayıdaki kadın ve genç nüfusa uygun şekilde yapabilmesi önemlidir. Tecrübeler gösteriyor ki böylesine fazla ve nitelikli iş yaratmanın en önemli gerekliliklerinden bir tanesi özel sektördür. Türkiye’de kuvvetli bir özel sektör mevcut. Özellikle son dönemlerde alınmış olan tedbirler ve ekonomik reformlarla bu güçlenme devam ediyor.” Türkiye’nin Avrupa ile Asya arasında son derece kritik bir bölgede bulunduğunu ve Türkiye’nin AB perspektifinin de bu konuma ilave bir katkı sağladığını ifade eden Wolfowitz, “Hem benim, hem Dünya Bankasının görüşü odur ki, bu üyelikten Türkiye kadar AB de fayda sağlayacak” dedi. Wolfowitz, Türkiye’nin bölgesinde istikrar ve gelişmeye katkıda bulunan çok önemli bir ülke olduğunu vurgulayarak, aynı şeyi gelecekte AB için de sağlayacağını ifade etti. “Biz, Dünya Bankası olarak Türkiye ile ortak çalışmaktan ve Türkiye’nin kalkınma faaliyetlerine destek olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz” diyen Wolfowitz, nasıl destek vereceklerini görmek için burada bulunduklarını bildirdi. Wolfowitz, özellikle Türkiye’nin eşit fırsat yaratma çabasında ülke nüfusunun en yoksul kesiminin ekonomik büyümeden bütün imkanlarıyla faydalanabilmesi için yaptığı çabaları desteklemek istediklerini sözlerine ekledi. (Hürriyet / 28 Ocak 2007)(…)İNGİLİZ MEDYASI, İÇİŞLERİ BAKANI’NIN BEYNİNİ ARIYOR:Türkiye basın özgürlüğünü tartışırken, bakın İngiltere’de neler oluyor. 3,5 milyon tirajlı The Sun gazetesi İçişleri Bakanı’na manşetten ‘beyinsiz’ dedi. Üstelik muhabirler iki gündür sokaklarda bakanın beynini arıyor. İngiltere’de pedofiliyle suçlanan Derek Williams’ın ‘cezaevlerindeki yetersizlik’ nedeniyle serbest kalması, ülkenin en çok satan gazetesi The Sun’ın sert tepkisine neden oldu. Tabloid The Sun gazetesi, Gençlik Adalet Kurulu’nun başkanı Profesör Rod Morgan’ın istifasının ardından skandalın sorumlusu ilan ettiği İçişleri Bakanı John Reid’e manşetten hakaret ederek “Reid beynini kaybediyor” dedi. Gazete, ikinci gün bir adım daha ileri giderek, manşetinden bakana “Beyinsiz, bakanın beyni kayıp” hakaretinde bulundu. Gazete, Reid’in görevini yapmayıp ülkeyi kaosa sürüklediğini yazdı. Habere göre, Reid, mahkemelere “herkesi tutuklamayın, cezaevlerinde yer yok” dedi ve yeni cezaevi ihtiyacını da hükümete rapor etmedi. (Medyatava / Akşam / 27 Ocak 2007)(…)TÜRKİYE’DE İÇİŞLERİ BAKANI AKSU’NUN GÖBEK ADI; “SUİKAST” OLDU:Dört ayrı hükümette İçişleri Bakanlığı yapan Aksu’nun döneminde birçok gazeteci, bürokrat ve akademisyen suikastlara kurban gitti. Cinayetlerin çoğunda ya failler bulunamadı ya da sadece tetikçiler ortaya çıkarılabildi. 1985’te yılın en iyi bürokratı seçilen Abdülkadir Aksu, 2. Özal Hükümeti devam ederken, 31 Mart 1989’da İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından Yıldırım Akbulut tarafından kurulan 47. Hükümet’te de İçişleri Bakanlığı görevini sürdüren Aksu’nun 20 Kasım 1991’e kadar devam eden bakanlığı, çözülemeyen cinayetlerin sır perdesinin aralanmaya çalışıldığı dönem oldu. 31 Ocak 1990’da, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu olan Prof. Dr. Muammer Aksoy öldürüldü. Bu olayın yankıları sürerken 1.5 ay sonra Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç saldırıya uğradı. 6 Eylül’de yazar Turan Dursun, peşinden eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, 10 gün sonra da 6 Ekim’de Prof. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü. 1990 yılında gerçekleştirilen bu 5 suikast de aydınlatılamadı. Yine 1991 yılında 7 suikast gerçekleşti. Bu kez hedefte MİT mensupları ve askerler vardı. 9 Ocak’ta emekli Yarbay Ata Burcu, 30 Ocak’ta emekli Korgeneral Hulusi Sayın, 7 Nisan’da emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, 23 Mayıs’ta emekli Korgeneral İsmail Selen, aynı gün Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz saldırıya uğradı. Hâlâ tartışmaları süren Meclis lojmanları cinayeti de aynı döneme denk düşüyor. SHP Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör, 24 Haziran 1991’de Meclis lojmanlarında öldürüldü. Cinayeti araştırmak için TBMM’de komisyon kuruldu. Ancak cinayetin failleri ortaya çıkarılamadı. ANAP’ın ardından önce Refah Partisi’ne, ardından Fazilet Partisi’ne geçerek, siyasi yaşamını sürdüren Aksu, AKP’nin kurucuları arasında yer aldı. Abdullah Gül hükümetinde İçişleri Bakanlığı’na getirilen Aksu, Erdoğan’ın başbakanlığındaki 59. Hükümet’te de koltuğunu korudu. 58. Hükümet’in ilk aylarında Türkiye, siyasi cinayetlerle yeniden yüz yüze geldi. 18 Aralık 2002 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde öldürüldü. Aradan bir yıl geçmeden İstanbul bombalarla sarsıldı. 5 gün arayla önce iki sinagog ardından da HSBC Bankası’na bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda çok sayıda kişi öldü veya yaralandı. 2004 ve 2005 sakin geçerken 2006 ile birlikte cinayetler ardı ardına geldi. Önce Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin İtalyan Rahibi Andrea Santoro öldürüldü. 17 Mayıs’ta Danıştay 12. Dairesi’ne düzenlenen silahlı saldırıda Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Şimdi de Ermeni asıllı gazeteci yazar Hrant Dink suikasta kurban gitti. (Akşam / Volkan Yanardağ / 26 Ocak 2007)(…)AKP’NİN WATERGATE’İ:Maliye Bakanlığı, aralarında Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da bulunduğu vergi bilgilerini üçüncü sahıslara veren beş kişiyi görevden uzaklaştırdı. Bu bilgilerin kimler tarafından ne amaçla alındığı araştırılıyor. Maliye Bakanlığı, Vergi Daireleri Otomasyon Projesi (VEDOP) kapsamında yer alan bilgilerin, ‘görevlendirme olmaksızın sorgulanarak üçüncü şahıslara aktarıldığını’ bildirdi. Olaya ilişkin bu aşamada, bir merkezi denetim elemanı, iki vergi dairesi müdürü ve bir vergi dairesi müdür yardımcısı ile bir bilgisayar programcısının, 23 ocak 2007 itibariyle görevlerinden uzaklaştırıldığı belirtildi. Maliye Bakanlığı, “Devletteki Usulsüz Sorgulama” olayı ile ilgili bir duyuruda bulundu. Duyuruda, Maliye Teftiş Kurulu tarafından, Vergi Dairelerinde ve denetim birimlerinde kullanılmakta olan VEDOP sistem ve vergi güvenliğinin tespitine yönelik çalışmalar sırasında, herhangi bir görevlendirme olmaksızın bazı kişilere ilişkin bilgilerin sorgulanarak, üçüncü şahıslara aktarıldığının saptandığı ifade edilerek şöyle denildi: “Bu tespitler çerçevesinde, Bakanlık Makamından alınan 11 Ocak 2007 gün ve 9 sayılı onay gereğince söz konusu çalışmaların kapsamı, devletin bazı üst düzey makamlarında görev alan (Cumhurbaşkanı, Başbakan, eski ve yeni Genelkurmay Başkanı, Ana Muhalefet Partisi Lideri, bazı Bakanlar, bazı Siyasi Parti Liderleri, üst düzey bürokratlar, bazı medya mensupları ve bunların bir kısım aile fertleri) kişilere ait kişisel verilerin Türkiye çapında, nedensiz olarak sorgulanıp, sorgulanmadığının tespitine yönelik olarak genişletilmiştir. Yürütülmekte olan tahkikat çerçevesinde, bu aşamada bir merkezi denetim elemanı, iki vergi dairesi müdürü ve bir vergi dairesi müdür yardımcısı ve bir bilgisayar programcısı tahkik edilen fiil ve olayların ehemmiyeti göz önünde bulundurularak 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 20’inci maddesi uyarınca Bakanlık Makamından alınan izin çerçevesinde Devlet Memurları Kanununun 137’inci maddesi gereğince 23 Ocak 2007 tarihi itibariyle görevlerinden uzaklaştırılmıştır.” Duyuruda, Vergi İdaresinin önemli projelerinden biri olan VEDOP vb. otomasyon sistemlerinin vergi giriş ve kullanım güvenliği ile ilgili olduğu kadar, görev, yetki ve sorumluluk düzeyi ne olursa olsun tüm kamu görevlileri ve vatandaşlara ait kişisel verilerin güvenliğini de ilgilendiren, tüm Türkiye çapında yürütülen söz konusu soruşturmanın safahatı konusunda, ilerleyen tarihlerde kamuoyuna gerekli bilgilerin sunulacağı kaydedildi. (AA / Hürriyet / 24 Ocak 2007)10 Nisan 2010Hayrullah Mahmud Özgür Temmuz 2018